Sep 12, 2013

[Blog Tur] Kuralsız - Veronica Roth | Film Hakkında















Orijinal Adı: Insurgent (Divergent, #2)
Türkçe Adı: Kuralsız (Uyumsuz, #2)
Yazar: Veronica Roth (ABD)
Sayfa Sayısı: 507
Yayınevi: Artemis Yayınları (2013)
Türü: Genç yetişkin, distopya, bilim kurgu
Değerlendirmem: %84 - Mükemmel

NEDEN BU KİTAP?
Kitap Oburları'nın blog turu devam ediyor da ondan...

KONUSU (TANITIM BÜLTENİNDEN):
Her seçimin bir sonucu vardır. Tris sevdiklerini -ve kendini- kurtarmak zorunda. Üzüntü, fedakarlık, kimlik, bağlılık, kurallar ve aşkla ilgili sorunlarla boğuşurken bu hiç de kolay olmayacak. Üstelik savaş başlıyor ve herkes tarafını seçmek durumunda. Ancak geri dönüşü olmayan bir yola giriyorsan, zafer getireceğini umduğun seçim, tüm hayatını altüst edebilir.

DEĞERLENDİRMEM:
Esasen Uyumsuz serisinin ikinci kitabı olan bu kitabı geçen sene Ağustos ayında okumuştum (ve İngilizce olarak Eylül ayında yorumlamıştım). Uyumsuz serisinin ilk kitabı olan Uyumsuz'u da yine geçen sene Mayıs ayında alıp okuduktan sonra aslında kendi kendime söz vermiştim. Üçüncü kitabın çıkmasına daha çok vardı ve 2013'e kadar bekleyecektim. Bu yüzden Kuralsız'ı hemen okumamalıydım ama ancak 3 ay sabredebildim. İçimdeki merakı bastıramadım ve (çok net hatırlıyorum) bir hafta sonu işi gücü bırakıp okumaya verdim kendimi.

Aslında başlangıçta biraz endişeliydim. İlk kitabı o kadar çok sevmiştim ki ikinci kitapta kurgunun bozulmasından çok korkuyordum. "Ya ilk kitapta korkmama rağmen emaresine rastlanmayan aşk üçlüsü bu kitapta oluşursa... Ya yazar bu distopik evreni anlatma detayını derinleştirmeye çalışırken her şeyi komple batırırsa..." diye diye okudum kitabın dörtte birini.

Kitabın genelinde peki ne buldum? Ne bulmadım ki: aşk, aksiyon, romantizm, şiddet - Her şey bir aradaydı. Tris ve Four'un dünyasına daha çok girme fırsatı bulmuştum. Birbirlerine, kendilerine ve diğerlerine neden bu şekilde davrandıklarını öğrenip, karakterlerle empati kurmayı (zaman zaman) başarabildim. Kurguda her şey henüz tam değil ve Veronica Roth'un bunu özellikle yaptığından ve üçüncü kitabın mükemmel olacağından eminim artık. İlk kitabı olduğu gibi bu kitabı da şiddetle öneririm. Ben 22 Ekim'de satışa çıkacak serinin son kitabı olan Allegiant için uzun zamandır beklemedeyim.

"Divergent" (Uyumsuz) | Film Hakkında

Kitap olarak Uyumsuz'un Türkçe baskısı benim beklediğimden daha uzun bir süre sonra çıktı (Ülkemizdeki malum bandrol sorunlarının bu kitabı etkilediğini düşünüyorum). Neyse ki kitapların Türkçe çevirilerinde yaşanan gecikmeleri filmlerde yaşamıyoruz. Sadece arada çok uyduruk altyazılar oluyor ama genelde dünyayla eş zamanlı veya bir iki hafta gecikmeli filmleri izliyoruz. 

Uyumsuz'un filmi de kitabı gibi ortalığı ayağa kaldıracak gibi görünüyor. Aylardır çeşitli internet sitelerinde oyuncuların kimler olacağı, bütçesi, yönetmeni konusunda yarışmalar, iddialar uçuştu gitti. Neyse ki ilk fragman yayınlandı da herkes bir sakinledi.

Veronica Roth bu gencecik yaşında yarattığı eşi benzeri olmayan distopik dünyanın henüz son kitabı yayınlanmamışken, serinin tüm kitaplarının film hakları satın alındı. Yeni çıkış yapan bir yazar olduğu düşünüldüğünde ve serinin son kitabı neredeyse hiç yazılmamışken film haklarının Summit Entertainment ve Red Wagon Entertainment tarafından alınması artık yapımcıların vizyonerliğini mi yoksa riske olan ilgilerini mi gösterecek bunu bugünden bilmek zor ama ilk iki kitabın başarısı düşünüldüğünde doğru bir tercih yaptıkları ortada. Film 21 Mart 2014'te ABD'de gösterime girecek.

Filmin oyuncuları arasında en çok merak edilen Tobias "Four" Eaton (Dört) karakterini kimin oynayacağıydı. Lucas Till, Jack Reynor, Jeremy Irvine, Alex Pettyfer, Brenton Thwaites, Alexander Ludwig ve Luke Bracey'nin adı geçti ama gel gelelim ki 15 Mart'ta Theo James'in seçildiği açıklandı. İşte bununla birlikte itirazlar başladı. Özellikle Theo James'in kitaptaki Four'dan 10 sene büyük olması kendi başına bir başlık oldu. Tris'in seçimi ise o kadar sansasyonel olmadı ve Shailene Woodley rolü kaptı.

Yönetmen Neil Burger film çekimlerini bu sene Nisan-Temmuz döneminde Chicago'da gerçekleştirdi. Yapımcılar film seti dışında yapılan çekimlerde basının ilgisini çekmemek için başka bir film adı kullandılar.

Son olarak, aylardır beklenen film fragmanı 25 Ağustos 2013'te MTV Müzik Ödülleri'nde yayınlandı. Sizleri bu fragmanla baş başak bırakıyorum. 

Küçük bir finansal analist notu bırakmadan da geçemeyeceğim. 80 Milyon USD bütçeli Uyumsuz'un dünyadaki dağıtım haklarına sahip olan Lionsgate hissesi filmin  fragmanının yayınlanmasının ertesinde işlem gördüğü borsada tavan yaptı ve 8 analist Lionsgate hissesi için belirlenen 12 aylık hedef hisse fiyatını da film gelirlerinin dünya genelinde çok yüksek olacağı beklentisiyle yukarı revize etti.



11 - 16 Eylül Tur Programı

11 Eylül thcodex.blogspot.com  |  Kitap Yorumu - Çekiliş
12 Eylül pinucciasbooks.blogspot.com  |  Kitap Yorumu - Film Hakkında
13 Eylül mirielenda.blogspot.com  |  Kitap Yorumu - Bunları Biliyor musunuz?
14 Eylül sohbetedecekkimseyok.blogspot.com  |  Kitap Yorumu - Yazar Tanıtımı
15 Eylül raflarinarasindan.blogspot.com |  Kitap Yorumu  -  Alıntılar
16 Eylül sssuigenerisss.blogspot.com |  Kitap Yorumu - Tanıtım Videoları

Sep 8, 2013

[Blog Tur] Uyumsuz - Veronica Roth

Orijinal Adı: Divergent (Divergent, #1)
Türkçe Adı: Uyumsuz (Uyumsuz, #1)
Yazar: Veronica Roth (ABD)
Sayfa Sayısı: 516
Yayınevi: Artemis Yayınları (2012)
Türü: Genç yetişkin, distopya, bilim kurgu
Değerlendirmem: %86 - Mükemmel

NEDEN BU KİTAP?
Yanarlı dönerli obur baykuşumuzdan anlaşılıyordur nedeni bence.

KONUSU (TANITIM BÜLTENİNDEN):
Beatrice Prior'ın Chicago'sunda toplum, her biri belli bir erdemi yaşatmaya adanmış beş topluluğa bölünmüş durumda. Dürüstlük, Fedakarlık, Cesurluk, Dostluk ve Bilgelik. Her yıl, belli bir günde bütün on altı yaşındakiler, hayatlarının geri kalanında birlikte yaşayacakları grubu seçmek zorunda. Beatrice, hem ailesiyle kalmak, hem de kendi benliğini bulmak istiyor ama ikisini birden seçemez. Bu nedenle kendisi dahil, herkesi şaşırtan bir seçim yapıyor.

DEĞERLENDİRMEM:
Esasen bu kitabı geçen sene Mayıs ayında okumuştum. Okumamın en önemli nedeni de o dönemde bu kitabı okuyup yorumlayan tüm yabancı bloglarda ikinci kitap için geri sayımın başlamış olmasıydı (Serinin ikinci kitabını okuyup yorumlayan yerli ve yabancı pek çok blogda da serinin son kitabı için geri sayım sürüyor bu ara).

Kitabı ilk bölümden itibaren sevdim. Başlarda Açlık Oyunları çakması bir distopya olacağı konusunda bir endişem vardı ama roman ilerledikçe bu endişemin kendiliğinden yok olduğunu gördüm. Gerçi ilk bölümlerde kendimi sürekli Katniss ve Beatrice'i karşılaştırırken yakaladım ama Veronica Roth 23 yaşında yazdığı bu romanında kendi distopyasını yaratmayı başarmıştı ve Katniss ve Beatrice arasında bir benzerlik de yoktu. Uğraşlarım boşunaydı.

Uyumsuz'un kurgusundaki kıvrak dönüşleri, karakter gelişimindeki özeni (kitap size sürekli devamının geleceğini hissettiriyor) çok sevdim. Daha da çok sevdiğim bir başka unsur da sınırlı bir şekilde yer alan romantik öğeler ve olayın merkezinde bir aşk üçgeninin olmamasıydı. Kitabın başlarında Tris'in kendine olan güvensizliği ve girdiği yeni dünyadaki yabancılığı öyle doğaldı ki. Okuyucu kadar yabancıydı her şeye Tris.

Son olarak geçen sene yaptığım yorumda (orijinaline buradan ulaşabilirsiniz) Uyumsuz üçlemesiyle ilgili aşağıdaki konuların ikinci ve üçüncü kitapta açığa kavuşmasını beklediğimi yazmıştım. Bu konular ise:
- Dünya neden bu hale gelmişti?
- İnsanlık bu yeni beş parçalı toplum düzenini neye dayanarak yaratmıştı?
- Chicago dışında dünyanın kalan kısımlarında durum neydi?

BLOG TURUMUZ HAKKINDA:
Artemis Yayınları'nın desteğiyle Veronica Roth'un Uyumsuz üçlemesinin ilk iki kitabı olan Uyumsuz ve Kuralsız'ı yorumlayacağımız blog turumuz bugün başlıyor. Bugün ve yarın Kitap Oburları'nda Uyumsuz yorumlarını, diğer günlerde ise Kuralsız ile ilgili kitap yorumlarımızı ve yazarından, filmine yaptığımız çeşitli incelemeleri okuyabileceksiniz.

Blog turumuz ve takvim ile ilgili ayrıntılı bilgiye internet sitemizden de ulaşabilirsiniz :)

Dec 22, 2012

2012'de Beni Hayal Kırıklığına Uğratan Yayınevi: 6.45

Dün yayınladığım 2012'de Okuyup da Sevmediğim 10 Kitap başlığını hazırlarken biraz tereddütte kalmıştım. Yayını bir kaç gün geciktirsem mi acaba diye düşündüm ama sonra vazgeçtim ve yayınladım. Beni arada derede bırakan konu ise o an okumakta olduğum William Gibson'ın 6.45 Yayınları'ndan çıkan siberpunk klasiği Neuromancer romanıydı. (Siberpunk'a yabancı olduğunuzu düşünüyorsanız ama Matrix'i izlediyseniz bu türde bir film izlemiş olduğunuzu hatırlatayım :)

2012 yılı başında severek takip ettiğim yabancı bir blog olan Working for the Mandroid'in düzenlediği bir etkinliğine katılmıştım. Etkinlik tam bana göreydi. Herkes belirlenmiş 12 bilim kurgu alt türünde seçtiği 12 kitabı okuyacaktı. Hangi kitapları okuyacağımı belirlerken siberpunk alt türü için de 6.45 Yayınları'ndan çıkan Neuromancer'ı seçmiştim ve okuyacağım için çok heyecanlıydım.

Neuromancer bilim kurgunun en prestijli ödülleri olarak kabul edilen Hugo, Nebula ve Philip K. Dick ödüllerinin üçünü birden almış bir romandı. William Gibson bu türün yaratıcı üstadı olarak dünya çapında kabul edilmiş bir yazardı. Kitabın kapağı gayet başarılıydı. Yayınevi de Philip K. Dick kitaplarının da Türkçe çevirilerini yayınlamaya başlayan ve çeşitli bloglarda ve web sitelerinde övgüyle bahsedilen 6.45 yayıneviydi. Katıldığım etkinlik kapsamında okumam gereken 12 kitabın 11 tanesini okumuştum ve yılın finalini bir klasikle yapacak olmanın da mutluluğunu yaşıyordum. Kısaca, romana başlayana kadar her şey yolundaydı.

Geçen Salı romana başladım. İlk 50 sayfayı okudum ama olayları takip edemediğimi fark ettim. En severek okuduğum tür olan bilim kurguda başıma nadiren gelen bir durumdu bu ama suçu hemen çeviriye atmayayım, romana biraz daha şans vereyim dedim. Biraz zorlanarak da olsa bir 50 sayfa daha okudum ama saçma sapan cümleler, yazım hataları, yanlış noktalamalar sinirlerimi iyice bozmuştum. Yine de bu romanı okuma motivasyonum çok yüksekti ve pek çok defa aynı sayfayı 2 kere okuyarak, pek çok defa geriye dönerek 203. sayfaya kadar geldim ve sonunda pes ettim.

Bir romanı bitirmeden o romanla ilgili yorumları, eleştirileri okumam. Neuromancer ızdırabım sırasında da 5 gün boyunca bu kitapla ilgili yazılanlara hiç bakmadım. Bugün ise yapabileceğim bir şey olmadığına karar verdim. Çok uzun zamandır elimdeki hiç bir kitabı yarım bırakmamıştım. O yüzden ayracı kitabın arasından çıkarırken çok zorlandım ve kitabı bitiremediğim için gerçekten üzüldüm ama yapacak bir şey yoktu.

6.45 Yayınları'nı bir klasiği bu hale getirdikleri için buradan şiddetle kınıyorum. Bu kötü çeviri ve özensiz yayın William Gibson gibi dünya bilim kurgu edebiyatına büyük katkısı olan yazara ve Türk okuyuculara yapılmış bir hakarettir.

Aynı yayınevinden çevirileri yayınlanmaya başlayan Philip K. Dick romanlarını da satın almadığım için kendimi şanslı hissediyorum. Demek ki Neuromancer gibi Philip K. Dick romanlarını da İngilizce okumak zorunda kalacağız. Peki İngilizce kitap edinme ve/veya okuma imkanı olmayan Türk okuyucuların suçu ne? Bu kadar isim yapmış ve hayran toplamış, Ankara Kitap 2012'ye katılan ender yayınevlerinden biri olduğu için takdir ettiğim 6.45 Yayınları'nın bu yaptığına gerçekten inanamıyorum.

Neuromancer ve 6.45 Yayınevi ile ilgili olarak Kayıp Rıhtım'da Tarık Kaplan tarafından yayınlanan Bir Başyapıtı Katletmek isimli inceleme yazısını da okumanızı rica ediyorum.

Dec 20, 2012

Yaban Koyununun İzinde

Orijinal Adı: 羊をめぐる冒険
Türkçe Adı: Yaban Koyununun İzinde
Yazar: Haruki Murakami
Çevirmen: Nihal Önol
Sayfa Sayısı: 353
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ... okuduklarıma tam anlamıyla müdahil olamadım bir türlü.

NEDEN BU KİTAP?
Neden olacak? Yazar Ayları etkinliğimiz nedeniyle tabii ki...

KONUSU:
Romanın isimsiz kahramanı  günün birinde müşterisinin işinde manzara arka planının önünde otlayan koyunların olduğu bir fotoğraf kullanır. Ardından da bütün hayatı değişir. Gündelik hayatını arkasında bırakıp, gizemli bir yolculuğa çıkmak zorunda bırakılır. Çünkü bilmeden kullandığı o fotoğrafta sırtında yıldız işareti bulunan daha önce hiç bir yerde görülmemiş bir koyun vardır.

DEĞERLENDİRMEM:
İlk Murakami kitabımdı bu kitap ve heves ettiğim kadar beğenemedim bu romanı. Yine de halen yazarın diğer kitaplarını merak ediyorum. Hatta Sahilde Kafka ile devam edeceğim sanırım 2013 yılında Murakami macerama.

Gelelim neden bu romanla tam kaynaşamadığımıza... Öncelikle galiba beklentim haddinden fazla yüksekti herhalde bu roman için. 2013 Nisan'ında yapmayı planladığımız Japonya turu öncesi kendimden gazlıydım birazcık. Her şeyin bir koyun uğruna olması fikrini ve büyülü Japonya tasvirlerini (özellikle de Junataki-cho'ya olan tren yolculuğunu) çok hoş bulmama karşın yaban koyununun izine anlatıcıyla aynı tempoda düşemedim bir türlü. Hızımı düşürenin ne olduğunu bulacağım derken de roman bitiverdi. Sonunu da pek etkileyici bulamadım. O yüzden yaban koyununun yıldızıyla benim yıldızım da tam olarak barışamadı. Goodreads'de okuduğum yorumlar da gösteriyor ki II. Dünya Savaşı sonrası Japon tarihini az biraz bilsem Murakami'nin metaforlarını daha iyi anlayabilirmişim ama olan oldu artık. Sözün özü, kitabın geneline ilişkin görüşüm olumlu. 2012 Nobel Edebiyat Ödülü adaylarından Murakami'nin okunması gerektiğini düşünüyorum.

Murakami demişken, Onur'un Seyir Defteri'ndeki çok beğendiğim Murakami yazısı için buraya tıklayın lütfen.

Dec 9, 2012

Cinayetler Oteli

Orijinal Adı: At Bertram's Hotel
Türkçe Adı: Cinayetler Oteli
Yazar: Agatha Christie
Çevirmen: Gönül Suveren
Sayfa Sayısı: 176
Değerlendirmem: 2/5

NEDEN BU KİTAP?
Geçen Mayıs ayında yabancı bloglardan birinde düzenlenen ve benim de katıldığım bir etkinlik vardı Semi-Charmed Summer 2012 Book Challenge adında. Amaç 4 ay içerisinde belirlenmiş kriterlere uyan 14 kitabı okuyup 200 puan toplamaktı hedef (Ben 9 kitap okuyup, 145 puan toplayabildim bu arada).

Kriterlerden biri, kendinizin veya bir arkadaşınızın bir kitapçıya gidip, kitapçının rastgele seçeceği bir bölümünde üstten üçüncü raftaki, soldan dördüncü kitabı seçmesi ve sizin de o kitabı okumanızdı. Kendimin tarafsızca bir kitap seçeceğine inanmadığımdan, iş arkadaşım Başak'tan benim için kitap seçmesini rica etmiştim. O da beni kırmayıp bu görevi üstlenmişti. İspatı da aşağıdaki fotoğraftadır. Başak'ın görev bilinciyle seçtiği kitap da işte bu kitaptı. Ben kitabı Ağustos ayında okumuştum ama yorumlamak bugüne kısmetmiş.

KONUSU:
Bu roman esasen Agatha Christie'nin Miss Marple serisinin 11. kitabı ama serideki kitaplar (sanırım) birbirinden bağımsız. En azından ben okurken serinin ilk 10 kitabının eksikliğini hissetmedim. Olaylar 1960'ların Londra'sında, tesadüfen (!) Miss Marple'ında konaklamakta olduğu Bertram adlı bir otelde işlenen bir cinayet ve Miss Marple'ın olayları çözmekteki süper kozmik gözlem yetisi üzerine kurulu.

DEĞERLENDİRMEM:
20 yıl kadar önce okumuştum Agatha Christie'den ilk romanımı. Adı da İskemlede Beş Ceset'ti. Konusunu falan hatırlamıyorum ama ortalama bir kitap olduğunu hatırlıyorum. Cinayetler Oteli Christie'den okuduğum ikinci roman oldu ve dünyada on binlerce hayranı olan bu yazar yine benim ilgimi çekemedi.

Ben bu tip romanlarda katili hiç tahmin edemem ve sonunda genelde çok şaşırırım. Bu romanda da katili tahmin edemedim ama sonunda şaşırmadım da. Galiba olayın kendisini az biraz sevdim ama olayın anlatılış tarzını sev(e)medim. Agatha Christie romanlarının sıkı takipçisi Küçük Gri Hücreler blogunun da övdüğü Agatha Christie romanlarından biri değil bu kitap. Bence bu kitap, yazarın daha iyi kitaplarını okuyup bitirmiş ve seriyi tamamlamaya çalışıyorsanız sırası gelecek bir kitap. Yine de katıldığım etkinlikte topladığım 145 puanın 25 puanını kazandırmıştır bana.

Naçizane önerim, hiç Agatha Christie okumadıysanız bu romanla başlamayın. Hangisiyle başlayacağınızı ben de bilmiyorum, bir bilene veya daha kolayı Düşler ve Cinayetler Kulübü'ne doğrudan sorun. :)

Nov 17, 2012

Benim Hüzünlü Orospularım

Orijinal Adı: Memoria de Mis Putas Tristes
Türkçe Adı: Benim Hüzünlü Orospularım
Yazar: Gabriel Garcí­a Márquez
Çevirmen: İnci Kut
Sayfa Sayısı: 95
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ... etraftaki saman beyinliler kitabın adına bakıp ayıpladılar beni.

NEDEN BU KİTAP?
2011 yılında 2012'de okuyacaklarımı planlarken bir tane Márquez kitabı okumaya karar vermiştim. Sene bitmeden de planımı gerçekleştirebildim (Aynı şekilde bir tane de Mario Vargos Llosa okuma planım vardı ama gerçekleştirebileceğimden emin değilim).

KONUSU:
Kitap, hayatı boyunca (kayıtlarını da tutmak suretiyle) para karşılığı sevişmiş ve evlenmemiş 90 yaşında bir adamın son doğumgününde yaşadıkları hakkında. Bu öyle bir adam ki gerçek aşkı 90 yaşına kadar hiç tatmamış ama listesine göre 500'den fazla kadınla sevişmiş ve genelevler mahallesinde iki kere "yılın müşterisi" unvanını almış bir adam.

90. doğumgününde kendisine bir hediye vermek istiyor ve zamanında sık sık gittiği genelev patroniçesinden kendisine genç bir bakire ayarlamasını istiyor. Patroniçe eski, iyi müşterisini kırmamak adına 14 yaşında, okuma yazması olmayan, fabrika işçisi bir bakire ayarlıyor. Önlem olsun diye de kıza uyutucu ilaç veriyor. Yaşlı adamın zaten sevişecek gücü yok ama kıza bakıp öperken hayatında o vakte kadar hiç tatmadığı garip bir duyguyu/hissi/ruh halini tadıyor: Aşk...

DEĞERLENDİRMEM:
Márquez'den ilk okuduğum kitap Kolera Günlerinde Aşk'tı ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da çok beğeneceğimi düşünerek okumaya başladım ama çok kısa olduğundan beğenememe ihtimali de kafamın bir köşesinde duruyordu. Korktuğum başıma geldi. Konusuna, yazarın farklı üslubuna, çevirinin başarısına rağmen romanın kısalığı beni çok rahatsız etti. Olaylar daha uzun uzun betimlenip, yaşlı adamın hayatının derinliklerine dalmak isterken kitap bir anda bitiverdi. Kitaba 5 üzerinden 3 yıldız vermemin birinci nedeni budur. İkinci nedeni ise kitaptan değil, kendimden kaynaklı aslında. Bu kitabın tadı tek seferde okuyup bitirince çıkar bence. Ben üç oturuşta bitirdim. Ustaya saygısızlık ettiğim gibi, verdiğim notu da aşağı çekti bu parçalanmış okuma tarzım.

Aslında bu kitap çok özel. Márquez'in 76 yaşında yayınladığı son romanı. Sadece iki kitabını okuduğum ve kalan kitaplarını da severek okuyacağımı bildiğim, 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış bu ustanın artık roman yayınlamayacağını bilmek gerçekten çok üzücü.

Son olarak, bu kitapla ilgili yazılmış yorumları okumak üzere internette dolaşırken gördüm ki Can Yayınları'nın kitap kapağına "1982 - Nobel Edebiyat Ödülü" yazmasından kaynaklı olarak pek çok okuyucu Márquez ustanı bu kitabıyla Nobel kazandığını sanıyor. Bu vesileyle ben de buradan, bilemeyen okuyucular için, açıklama ihtiyacı duydum ki Nobel Edebiyat Ödülü bir yazarın belli bir eserine değil, yazarın kendisine edebiyata olan katkılarından dolayı verilen bir ödül.

Kıssadan hisse, bence ilk Márquez kitabınız bu olmasın ama bu kitabı okuyun ve lütfen tek oturuşta okuyabilecekseniz okuyun.

Nov 13, 2012

Middlesex

Orijinal Adı: Middlesex
Türkçe Adı: Middlesex
Yazar: Jeffrey Eugenides
Çevirmen: Solmaz Kamuran
Sayfa Sayısı: 640
Değerlendirmem: 5/5
Ben bu kitabı okurken...:... günlük kitap okuma sınırlarımı zorladım (ama iyi ki de zorladım dedim sonradan)

NEDEN BU KİTAP?
Türk kitapseverlerin Goodreads'te oluşturdukları ve seçtikleri kitapları sene başından beri severek izlediğim Ex Libris grubunun Kasım ayı için seçtiği kitaptı bu kitap. Sene başından beri de bir türlü becerememiştim ayın kitabını doğru ayda okumayı. Şeytanın bacağını bu kitapla kırdım ve Ex Libris'in gerçekten de ayın kitabı olarak iyi kitap seçtiğini de bir kere daha teyit etmiş oldum.

KONUSU:
Middlesex, hermafrodit (çift cinsiyetli) bir insan olan Cal(liope)'nin, onun anne babasının, babasının annesinin ve babasının, yani üç jenerasyonun öyküsü. Cal, Calliope olarak doğmuş, kız olarak yetiştirilmiş ama genetik olarak erkek bir kişidir.Eugenides bu romanında Cal'ın hikayesini onu çift cinsiyetli olarak doğmasına neden olan geninin köklerine inerek anlatıyor. Bu uzun gen hikayesi Kurtuluş Savaşı sırasında Bursa'da bir Rum köyünde başlıyor, oradan Michigan'a uzanıyor. Middlesex'te Cal'ın hayat hikayesini kökenine inerek, bu üç jenerasyonun başından geçen olaylara (sosyal, politik ve ekonomik seviyede) da değinerek 640 sayfaya sığıyor.

DEĞERLENDİRMEM:
Öncelikle belirteyim ki Middlesex 2012 yılında okuduğum en iyi kitaplar listemde 2. sıraya yerleşti (1. sırada halen Gün Olur Asra Bedel var). Kitabı bu kadar tutmamın nedeni 2/4 Girit göçmen, 1/4 İskeçe göçmeni ve 1/4 Muğlalı olmamdan (ben kendimi İzmirli olarak tanımlıyorum ama) kaynaklı olabilir. Kitap özünde ABD'de yaşayan Rum göçmenlerin hikayesini anlatıyor ne de olsa. Yoksa "çift cinsiyetlilik" kavramının başlı başına enteresan bir konu başlığı olması mı bilemiyorum ama başka nedenler de var tabii bana bu kitabı sevdiren.

Middlesex'teki tüm olaylar yetişkin Cal tarafından anlatılıyor ama romanın ortalarına kadar Cal'in yetişkinliğe giden hayat hikayesini öğrenemiyorsunuz aslında. Yerli/yabancı yorumlardan gördüğüm kadarıyla da pek çok okuyucu için kopma noktasını bu oluşturuyor. Cal'in üç jenerasyon arası, ileri geri giden ve aynen bir ipekböceği kozası gibi örülen olaylar zincirine dahil olmayı başarırsanız kozanın içine girip, roman bitince de kelebek olup uçuyorsunuz. Bunu başaramayanlar ise kitabı yarıda bırakıyorlar (ve çok şey kaçırıyorlar). Bu kitabı okuyacaklara kısa bir not: Cal'in babaannesi ve dedesinin Anadolu'dan ABD'ye uzanan göçleri biraz ağır aksak anlatılmış. Lütfen buna takılıp ilginiz dağılmasın.

Ben kitabı ön gördüğümden çok daha hızlı ama yeterince sindire sindire okudum. Yazar bir hermafroditin hikayesini o kadar doğal ve detaylı anlatmıştı ki, "Kendisini mi anlatmış acaba?" diye düşündüm. Cal dışındaki aile fertleri öyle güzel betimlenmişti ki üç boyutlu gibiydi.

İnkılap Kitabevi çevirilerini sevdiğim yayınevlerinden. Solmaz Kamuran'ın çevirisi gayet başarılı ama İnkılap aynı başarıyı kapak seçiminde gösterememiş ne yazık ki.

Sözün özü Middlesex uzun romanlardan gözü korkmayanlar için okunması gereken bir kitap. Uzun roman alerjiniz varsa, ilk kısmı atlatmayı başaramamanız konusunda endişeliyim sadece.

Nov 9, 2012

Nötralizör

Kitabın Adı: Nötralizör
Yazar: Dost Körpe
Sayfa Sayısı: 128
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ... genelde ev ve iş arasında seyir halindeydim.

NEDEN BU KİTAP?
İsmine bilim kurgu (özellikle Frank Herbert ve Philip K. Dick romanları) çevirilerinden aşina olduğum bir ismin kendi kitabının olduğunu tesadüfen görünce hemen almıştım bu kitabı. Sonra da unuttum okumayı. Ne zaman ki Margaret Atwood ustanın Antilop ve Flurya'sını okudum, dimağım tazelendi ve 2012 bitmeden okunacaklar listeme aldım Nötralizör'ü.

KONUSU:
Nötralizör, Mars’ın insan yerleşimine açılmasından 106 Mars yılı sonrasında Türk kökenli I Khan Shun Lee’nin kubbeli bir şehirde Nötralizör adlı cihazın peşinde geçirdiği maceralı bir günün kısa romanı. (Nötralizör bir maden kazısında bulunan dünya teknolojisine ait olmayan ve fonksiyonunu öğrenmek için gizli devlet projeleri tasarlanan gizemli bir aygıttır ve içine konuşan şeyi esrarengiz biçimde yok ettiği için bu ismi almıştır).

DEĞERLENDİRMEM:
Bu kısa romanda benim en çok dikkatimi çeken ve aynı zamanda rahatsız eden şey romanın baş kahramanının bir Türk olması ve bunun özellikle vurgulanmasıydı. Özellikle de bir Türk yazar tarafından yazılmış bir bilim kurgu eserinde Türklerin bulunmasına karşı değilim ama Nötralizör'ün ana karakterinin Türk olması bana tamamen gereksiz bir ayrıntı gibi geldi. Belki de Bülent Özden'in Kozmik Tayyare'sinin hemen akabinde bu kitabı okuduğum için oluştu bu sıkıntı bende ve kitaba da biraz haksızlık etmiş oldum ama elden ne gelir?

Okuması kolay, karmaşık teoriler üzerinden kurgulanmaya çalışılmamış, yalın bir distopik dünyada geçen ve tek günde okunabilecek bir tarzda yazılmış bu kitap aslında. Bilim kurgu türüne uzak duranların bile yorulmadan, sıkılmadan okuyabileceği şekilde betimlenmiş bu distopik ortam. Evrensel bilim kurgu alemini düşündüğümüzde çok yaratıcı ve eşi bulunmaz bir olay örgüsü olmasa da, Türk bilim kurgu dünyasına hoş bir katkı Nötralizör.

Nov 3, 2012

27 Gün | 3 Ülke | 6 Şehir | 7 Kitap

Adımın Pınar Çelebi olması nedeniyle Evliya Çelebi ile bir akrabalık bağım olup olmadığını soran kişi sayısı epey arttı son dönemde. Tamam, ben imkanlarım el verdiği ölçüde seyahat etmeyi seven, bir seyahati bitmeden diğerini planlamak hevesinden kurtulamayan bir bağımlıyım. Bir de iş nedeniyle yapmam gereken seyahatler eklenince benim gibi bir bağımlının hayatına son bir ayda dört dönüverdim dünyayı. "Ekim Ayı, Pınar'ın Yolculuk Ayı" adlı yayınımda paylaşmıştım seyahat planını ve bu seyahatlerde bana eşlik edecek kitapları.

Yerleşik hayata geri döndüğümün bu beşinci gününde sizlerle bu son dönemde okuduğum kitaplardan topluca bahsedeyim istedim. 7 kitaptan kısaca bahsedeceğim birazdan ama öncelikle bunların 4'ünün Türk yazarlardan olmasının altını çizmem gerekiyor. 2012 yılının başında Türk yazarlardan daha çok okuma kararı almıştım ve bunu büyük ölçüde başarmış olmaktan çok mutluyum.

1. Kabuk Adam / Aslı Erdoğan: Kitap Delisi Gizem ve Diloş'un Kayfesi blogları aracılığıyla (utanarak itiraf edeceğim) varlığından haberdar olduğum bir yazar ve kitap. Kuşkusuz 2012 yılında Türk yazarlardan okuduğum en güzel kitap. Kitap kısa ve öz, anlatımı sade ve vurucu, karakterler yalın ve derin. Okumadıysanız, okuyun, okutturun.
* Bu kitabı bitireceğim derken 10 ay önceden planladığımız Paris tatil heyecanım uçtu gitti. Ben de artık o adada, onlarla birlikteydim.

2. Dünyaların Savaşı / H.G. Wells: Bilim kurgu okumaktan normalin üzerinde keyif alan bir okuyucu olarak uzun zamandır okunacaklar listemde sırasının gelmesini bekleyen bir kitaptı bu kitap. Eşimle bir süre önce izlediğimiz Cold Case isimli NBC dizisinin bir bölümü bu kitapla ilintili başlayınca dedim ki kendime "Al oku artık kızım. Kitap ben buradayım diye bağırıyor. Bu nasıl bir kitap? Bilim kurgu türünü severek okuyorsanız beğeneceğiniz, arada bir okuyorsanız sıradan bulabileceğiniz bir kitap. Yine de "Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap" listesinde yer aldığını ve klasik kabul edildiğini hatırlatayım.
* 30 Ekim 1938'de Amerika'da bir radyo kanalı Cadılar Bayramı etkinlikleri kapsamında Orson Welles'den bu kitaptan bir bölüm okumasını rica etti ve Orson Welles teklifi kabul etti. Radyo yayınını takip eden bir hafta boyunca ABD'nin bazı eyaletlerinde ciddi panik yaşandı. Marslıların dünyayı gerçekten istila ettiğini sanan yüzlerce kişi evlerini terk edip kaçmaya başladı :)


3. Firmin / Sam Savage: Bir akıllı fare Firmin. Hem de kitap okumaya hepimizden daha aç. Aç derken birincil sözlük anlamıyla aç. Kitap bloglarında son dönemde çok sık beliren bir kitaptı. Ben de bir kitap etkinliğinde eşim için bu kitabı alırken, kapağına bayılıp kendime de alıvermiştim. (Halen de bu yıl okuduğum kitaplar arasında en güzel kapaklı kitaptır kendisi). Firmin Boston'da yaşadığından ben de yabacıların "reading in context" dediklerinden yaptım ve kitabı Londra-Boston uçağında okumaya başladım ve okumayı Boston'da bitirdim. Pek çok blog yazarının tersine benim için ortalama ama okuması keyifli, güzel bir seyahat kitabı oldu Firmin.
* Boston'da 24 saatten az kaldım ama dışarıda geçirdiğim tüm zamanlarda gözüm hep fare aradı yerlerde. Görebildim mi? Hayır. Fareler yerine sincaplar sarmış Boston'u.

4. New York Seyir Defteri / Buket Uzuner: İş nedeniyle New York'a gideceğimi öğrendiğimde hemen koşup satın almıştım bu kitabı. Niyetim New York'a gitmeden okumaktı ama iş seyahatim tahmin ettiğimden bin kat yoğun çıkınca boş vakitlerimi yemek yemek, banyo yapmak ve uyumak gibi daha temel ihtiyaçlara ayırmam gerekti. Kitabı da New York - Londra - İstanbul - Ankara rotasını takip ederek yapmak zorunda kaldığım saat farkları hariç neredeyse bir tam gün süren yolculuğum sırasında okuyup bitirdim. New York'u gördükten sonra okumak daha keyifli oldu.
* Bu kitabı okuduktan sonra "Keşke Buket Uzuner ile birlikte bir gün New York'ta Barnes & Noble gezebilsem, hazır gezerken kafesinde oturup birer kahve içsek" diye düşündüm.

5. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek / Ayfer Tunç: Diloş'un Kayfesi'nin geçen ay birincisini düzenlediği Yazar Ayları etkinliği için e-kitap versiyonunu okudum. Kitap ile ilgili yorumlarıma buradan ulaşabilirsiniz.
* Yazar Ayları'nda bu ay İhsan Oktay Anar kitaplarını okuduğumuzu bir kez de buradan duyurayım sizlere.

6. Köpek Kalbi / Mihail Afanasyeviç Bulgakov: Son dönemde çevremde pek çok kişiyi Bulgakov'un Usta ile Margarita adlı kitabını okurken görüyordum. Bu kitap da bu vesileyle yazarı, kapağı ve adı sayesinde radarıma takılmıştı. Kitap Dedalus Kitap'tan çıkma. Çevirisi kötü değildi ama kısa bir roman olmasına rağmen çok fazla yazım hatası vardı. Konuyu ve kurguyu sevmeme rağmen bu yazım hataları beni çok rahatsız etti. Bulgakov'un komünist devrime ve dünyaya bakış açısını deli bir doktorun bir köpek üzerinde yaptığı deneyler sonrasında elde ettiği canlı üzerinden aktardığı romanın konusu ilginç. Hepi topu 108 sayfa zaten. Bir oturuşta bitirebileceğiniz türden (Tabii benim gibi yazım hatalarına takılıp sinirleriniz bozulmayacaksa!)
* Kitap kısa diye hızlı biter dedim. İkide bir yayınevine kızıp kitabı okumaya ara verdim. Sonra kısacık romanı bitiremediğim için kendime kızdım. Kısaca, pek asabiydim ben bu kitabı okurken.

7. Kozmik Tayyare / Bülent Özden: Türk bilim kurgu yazarlarından Bülent Özden'in bu yıl Mayıs ayında Cinius Yayınları'ndan çıkan kitabı. Kitap bittikten sonra öğrendim ki bu kitap yazarın Kuantum Serisinin ikinci kitabıymış. İlk kitap Sonsuz Gençlik Tröstü adındaymış. Kitap ilkiyle ne kadar bağlantılı bilemiyorum ama bu haliyle de tek başına okunabilecek bir kitap. İlk 50 sayfada beğenmiştim aslında kitabı ama sonrasında geçişler çok hızlıydı. Daha uzun ve detaylı bir roman olsa daha güzel olurdu diye düşünüyorum ama yazar sanki bir an önce bitirip yayınlama hevesiyle hızlıca yazıp koymuş kenara gibi geldi bana. Uzun sürmedi okumam ama pek hoşlanmadım. Tavsiye etmiyorum.
* Bu kitabı Datça'da okumaya başlamıştım ve orada bitirmeyi planlıyordum ama sündü de sündü.

Bu kadar uzun yorumu kaçınız baştan sona okur bilemiyorum ama yaklaşık bir ay önce fark ettim ki blogum 11.111 kere görüntülenmeye doğru gidiyor. Bugün Jeffrey Eugenides'in 600+ sayfalık Middlesex isimli Pulitzer ödüllü kitabını okumaya başladım. Büyük ihtimalle ben bu kitabı bitiremeden 11.111 kere de görüntülemiş olacak blogum. Ben de bunun şerefine okuyup bitirince bu kitabı ve yanında bir sürprizi takipçilerimden birine hediye edeceğim :)

Oct 25, 2012

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek

Kitabın Adı: Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek
Yazar: Ayfer Tunç
Sayfa Sayısı: 456
Değerlendirmem: 4/5
Ben bu kitabı okurken...: ... (gerçek anlamda) dünyayı dört döndüm, ayrıca, yorgunluktan da öldüm bittim.

NEDEN BU KİTAP?
Kitap blogları arasındaki en seviyeli ve düzgün bloglardan biri olarak gördüğüm Diloş'un Kayfesi'nin başlattığı Yazar Ayları Etkinliği'ne katılmak istedim. Ayfer Tunç da okumak istediğim ama vakit ayıramadığım, fırsat veremediğim bir yazardı.

KONUSU:
Ayfer Tunç bu romanında giyim kuşamdan çocuk oyunlara, okul sıralarından hatıra defterlerine, Eurovision heyecanlarından renkli televizyonlara geçişe kadar 1970'lere özgü pek çok konuyu kendi anılarını da kullanarak aktarıyor okuyucuya.

DEĞERLENDİRMEM:
Ben 1979 doğumluyum. Yani 80'lerin çocuğuyum ama bu romanı okuyunca gördüm ki 80'lerde de zaman yavaş akıyormuş aslında. Yani, 2000 kuşağıyla 2010 kuşağı arasındaki fark kadar büyük değil 70'ler ile 80'ler arasındaki fark. Bu nedenle bu kısımda kitabı değerlendirmek yerine kitapta bahsi geçen ve benim hayatımda da izi olan konulardan bahsedeceğim sizlere. (Benim çocukluğum İzmir-Kahramanlar'da geçti).

Blog yazarlarının büyük bir kısmının benden genç olduğunun farkındayım ama yazacaklarım sizin için de bir şeyleri hatırlatıyorsa iki satır yorum bırakın lütfen. Yoksa kendimi blog aleminin en yaşlısı hissedeceğim :)

Boş Arsalar: Planlı/plansız yapılaşmanın alıp da başını yürümediği 80'lerde her çeşit oyunu oynayabileceğiniz, rahat rahat bisikletinize binebileceğiniz boş arsalar vardı İzmir gibi büyük şehirlerin bile merkezlerinde. Şu an 8 katlı dev Kahramanlar Otoparkı'nın yükseldiği yer de bizim boş arsamızdı. Hatta arsanın bitiminde tren yolu olduğu için arsa çıkmaz sokak gibiydi. Ne oyunlar oynadık, ne bisiklete bindik o arsada.

Laklak: "O ne ki?" diyenler için kitaptan alıntı yapıyorum: "Laklak bir ana sapa bağlı iki kiraza benzeyen bir oyuncaktı. İki sapın birleştiği yerde parmağın içine girebileceği bir çember vardı. Kirazı andıran küreler sert plastikten yapılmaydı, birbirine vurunca gayet tok bir ses çıkarıyordu. Bu çember şeklindeki yuvaya işaret parmağı sokuluyor, parmağın küçük bir hareketiyle iki kürenin birbirine çarpması sağlanıyordu." Ben şahsen öyle bir sardırmıştım ki bu laklak işine. Kaç kez azar işittiğimi ben de hatırlamıyorum :)

Şeytan Uçurtması: 80'lerde hazır uçurtma satın almak diye bir şey yoktu. Uçurtmalar hep el emeği olurdu. Babam çok becerikli bir insan değildir. Ağabeyim falan da olmadığı için hiç bir zaman afilli uçurtmam olmadı benim. Hatta az önce bu bahsettiğim boş arsalarda uçurulan uçurtmalara da hep özenerek bakmışımdır. Bugün olmuş, gerçek bir uçurtma uçurmuşluğum yok yani. Benim bu özlemimin farkında olan ama elinden de pek bir şey gelmeyen rahmetli babaannem de bana şeytan uçurtması yapardı hep. Gerçi o şeytan uçurtması demezdi adına. "Üzülme Pınar, bak bu da uçurtma yavrum" derdi ama ben uçurtmamı alıp koşarak uçurtmaya çalışınca oğlanlar hep "Aaa, şeytan uçurtması uçuruyor" derlerdi, o çocuk olmanın verdiği acımasız dürüstlükle. "Nedir bu şeytan uçurtması?" derseniz, şeytan uçurtması çıta kullanmadan, gazete kağıtlarının şeritler halinde kesilmesiyle kuyruğu yapılan, makara ipliğiyle bağlanan ve dolayısıyla siz koştuğunuz sürece veya camdan/balkondan sallandırdığınız sürece uçuyormuş gibi yapan uçurtmadır. Anlayacağınız bu konuda bir ezikliğim var :)

Siyah Önlük: Benim dönemimin çoğu 5 yıl giydi siyah önlüğü. Ben (gittiğim ortaokul nedeniyle) tam 8 yıl. Resimden de göreceğiniz gibi nefret ederek de hatırlamıyorum o dönemi. Resimdeki kısa saçlı kız benim, uzun saçlı kız ise ilkokuldan en iyi arkadaşım Nurdan. Ayfer Tunç'un da belirttiği gibi siyah önlük o dönem için öyle bir seçimdi ki her çeşit farklılığı silip atıyor, her türlü ayıbı örtüyordu. En farklılaşan kısım ise taktığınız yaka oluyordu. Anneannemin ördüğü dantel yakam vardı benim, çok süslü, onu hatırlıyorum. Bir de kuşağımı düzgün fiyonk yapamazdım çözüldüğünden, hep düğüm olurdu.

Hatıra Defteri: 1987 yılında doğumgünümde annem hediye etmişti ilk hatıra defterimi. Aynı kitapta belirtildiği sırada yazmıştı yazanlar da: Annem, babam, ilkokul öğretmenim, babaannem, anneannem, dedem, amcam, yengem, kuzenlerim... Sıra ondan sonra arkadaşlarıma geçmişti. Hatta ben kendi başıma evde kalmaya başlayana kadar bana bakan rahmetli babaannemin komşuları bile yazmıştı hatıra defterime. (Bu postu evde yazıyor olsaydım, hatıra defterimi de taratıp koyardım ama evden uzaklardayım şu an). Ortaokul yıllarımda (1990-1991 gibi) ikinci bir hatıra defterim olmuştu ama ilki en özel olarak kalacaktır benim için.

Bakkallar: Üç bakkalımız vardı bizim: Mümin Bakkal, Salih Bakkal ve Şevket Bakkal. Üçü de aynı sokaktaydı. Mümin Bakkal babaannemin, Şevket Bakkal ise anneannemin evine yakındı. Salih Bakkal ortada kalırdı. Babaannemin günde bir paketi affetmeden tüttürdüğü Uzun Maltepe sigarasını kim bilir kaç kez aldım Salih Bakkal'dan? Çalışan anne babanın çocuğu olduğundan üç bakkal da beni bilirdi, severdi ama aynı Ayfer Tunç'un kitabında da belirttiği gibi elimde Mümin Bakkal'dan alınmış ekmek varsa Şevket Bakkal'ın olduğu kaldırımdan geçmeye utanırdım. Geçmek zorunda kalırsam bakmaya çekinirdim. Mümin Bakkal'da bulamadığım için Şevket Bakkal'dan almam gereken bir şey varsa, elimde de Mümin Bakkal'dan aldığım ekmek varsa, o ekmeği nasıl saklayacağımı şaşırırdım. Ne kadar saf ve temiz bir utangaçlıkmış o öyle. Güzel olan ise Şevket Bakkal'ın bugün halen aynı yerde durması ama dükkanı oğlu Nadi'nin işletmesi :)

Ee, ne diyorsunuz? Var mı sizinle de kesişen çocukluk anılarımız?

Oct 12, 2012

Anarşik Rehavet

Kitabın Adı: Anarşik Rehavet
Yazar: Mehmet Açar
Sayfa Sayısı: 200
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ... yazarla ilgili azıcık hayal kırıklığına uğruyorum sandım ama sonra geçti :)

NEDEN BU KİTAP?
Blog yazarları aleminde katıldığım ilk etkinlikten dolaylı bir hatıra bu kitap bana. İlk katıldığım etkinlikte eskinin DarLa'sı, günümüzün Fıstıklı Tombisi ile eşleşmiştim ve bu yazarın bir kitabını istemiştim. O da bulamamıştı. Ben de dert etmemiştim bile çünkü Tombimle eşleşmiş olmak en büyük kazanım olmuştu benim için. Ama Tombi bu, hem de Fıstıklı, durur mu? Azmetti, aynı yazarın farklı bir kitabını bulup gönderdi bana. Canım benim, tekrar çok teşekkürler.

KONUSU:
Anarşik Rehavet, bilim kurgu, fantastik kurgu ve polisiye öğeleri içeren çeşitli öykülerden oluşan bir kitap.

DEĞERLENDİRMEM:
İlk bir kaç öykü beni içine çekmeyi başaramadı. Hal böyle olunca, "Mehmet Açar benim sevemeyeceğim bir yazar mı olacak acaba?" diye endişe ettim. Çünkü bu yazar hakkında okuduğum yazılar kendisinin tarzından hoşlanacağım bir bilim kurgu yazarı olacağı konusunda beni hem umutlandırmış, hem de heveslendirmişti. Yazar ve bu ilk kitabına ilişkin çekincem "Dalgın Yağmurlar Mevsimi" isimli öyküyle yok oldu gitti. Bu öykü, bu kitap içindeki en uzun öyküydü ve kitabı bitirdiğimde de benim en beğendiğim öykü oldu.

Mehmet Açar kitapları ile olan münasebetim Siyah Hatıralar Denizi ile devam edecek. Beni izlemeye devam edin.

Oct 9, 2012

Kukla

Kitabın Adı: Kukla
Yazar: Ahmet Ümit
Sayfa Sayısı: 504
Değerlendirmem: 4/5
Ben bu kitabı okurken...: ... 3 dakikalık vize mülakatı için 3 saat boyunca ABD Büyükelçiliği'nde oturdum durdum.

NEDEN BU KİTAP?
Bu kitap Her Şeyden Bir Tutam'ın kitaplaşma etkinliğinde eşleştiğim sevgili Metal Bebek'in hediyesiydi bana. Etkinliğe katılırken eşleşeceğim kişinin bana hiç okumadığım bir yazardan kitap seçmesini istemiştim. Metal Bebek de bu kitabı buldu da aldı bana Edirne'de. İyi ki de aldı. Ben de günü geldi, seve seve okudum.

KONUSU:
Alkole olan düşkünlüğü nedeniyle evliliği yerle bir olmuş, kariyeri dibe vurmuş ve hatta işsiz kalmış bir gazetecidir Adnan. Hayatının en depresif günlerinden birinin hayatının dönüm noktasına dönüşeceğini bilmediği bir günde kovulmuştur işinden. O gün sonrasında yaşanacaklar ise gençliğinde bir ülkücüyken sonradan derin güçlerin tetikçisi haline gelen üvey kardeş Doğan ile emniyet mensubu Müfit arasında kalan Doğan'ın tercihleriyle şekillenecektir.

DEĞERLENDİRMEM:
Ahmet Ümit'in yıllar önce gündeme küt diye düşen, günlerce aylarca haber olan ama halen tam olarak sonuçlandıramamış Susurluk Kazası'na göndermeler yapan, hiç sıkılmadan yorulmadan okuduğum bir kitap oldu Kukla. Kitap yorumumu yazmadan önce internette yaptığım araştırmada Ahmet Ümit kitapları için pek çok yorum yapıldığını ama Kukla ile ilgili hemen hemen hiç kitap yorumu olmadığını gördüm. Belki Ahmet Ümit'in çok fazla kitabı olmasından sıra daha bu kitabı okumaya gelmemiştir pek çok okuyucu için. Benim açımdan ilk Ahmet Ümit kitabı gayet güzeldi. İstanbul Hatırası ile devam etmeyi planlıyorum.

Oct 8, 2012

Sayın Başkan

Orijinal Adı: El Señor Presidente
Türkçe Adı: Sayın Başkan
Yazar: Miguel Ángel Asturias
Çevirmen: Zeyyat Selimoğlu
Sayfa Sayısı: 287
Değerlendirmem: 2/5
Ben bu kitabı okurken...: ... daraldım, daraldım, daraldım.

NEDEN BU KİTAP?
1967 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış Guatemalalı yazar Miguel Ángel Asturias'ın ne adını ne sanını duymuştum Ankara'daki ilk sahaf ziyaretimi yaptığım o güne kadar. Karanfil Sokak'taki sahaf Çağlar'ın demli çayı eşliğindeki sohbetimiz sırasında tozlu rafta dikkatimi çekmişti bu kitap. Dünya edebiyatını keşfetme gayretlerim nedeniyle de aldım gitti.

KONUSU:
Sayın Başkan, adı bilinmeyen bir Latin Amerika ülkesinde (ki bu ülkenin Guatemala olduğunu iddia etmek yanlış olmaz) acımasız bir diktatörün kurduğu düzenin öyküsüdür. Roman diktatörün kendinden ziyade dikte ettiği yaşamın neden olduğu psikolojik ve sosyal etkileri hakkında. Bu diktatörün nasıl bir düzeni yönettiği ise kitap kapağında tüm yalınlığıyla yer almaktadır. Fazla da söze gerek yoktur.

DEĞERLENDİRMEM:
Kitapta yer alan olaylar gerçekten çok iç parçalayıcıydı ama İspanyolca isimlere çok alışık olmamamdan mı, olayların detaylarına konsantre olmaktan çekindiğimden mi yoksa Güney Amerika devrimlerine olan yabancılığımdan mı bir türlü ısınamadım bu kitaba. Kaç defa kitabı okurken başka düşüncelere daldım gittim. Sadece insanların canının diktatörce iyice acıtıldığı bölümlerde soğuk duş etkisi yarattı kitap bende. Bilim kurgu okumadım. Farklı bir ülke edebiyatından okudum ama olmadı. Hakkını veremedim sanki ben bu kitabın.

Sayın Başkan özel bir kitap aslında. Latin Amerika'da her çeşit devrimde veya devrimi çağrıştıran herhangi bir halk hareketinde doğrudan toplatılan veya yasaklanan kitapların başında geliyor senelerdir. Asturias kitabın yazımını 1933'te tamamlamış ama kitap ilk kez 1946'da Meksika'da basılmış. Zaten Asturias romanın yazımını tamamladığında Paris'te sürgündeymiş. Yıllar sonra Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasında da kitaplarında korku öğelerini betimlerken kullandığı sürrealist yaklaşımların etkili olduğundan bahsedilmiş hep. Acaba ben bu sürrealist yaklaşımları anlamadığım için mi sevemedim kitabı? Kim bilir?

Sep 25, 2012

Antilop ve Flurya

Orijinal Adı: Oryx and Crake
Türkçe Adı: Antilop ve Flurya
Yazar: Margaret Atwood
Çevirmen: Dost Körpe
Sayfa Sayısı: 396
Değerlendirmem: 5/5
Ben bu kitabı okurken...: İngiltere Büyükelçiliği'ndeki sevgili vize memuru ile kavga ettim gibi bir şey oldu.

NEDEN BU KİTAP?
Margaret Atwood hiç bir kitabını okumadığım halde tüm kitaplarını severek okuyacağımdan emin olduğum için kitaplarına başlamaya kıyamadığım bir yazardır. "Deli misin sen?" diye sorabilirsiniz ama bazı yazarlarda bana böyle oluyor işte. Neil Gaiman için de böyle olmuştu zamanında. Artık daha fazla dayanamadım, başladım Atwood kitapları okumaya.

KONUSU:
Bilimin gücünün dünyanın tüm yaşam dengelerini alt üst ettiği bir gelecekte yaşam savaşı veren Kar Adamı'nın bugününün ve geçmişinin paralel bir şekilde anlatıldığı bir roman Antilop ve Flurya. Bu distopik dünyada neler var neler: Klonlanmış insanlar, hayvanlar, internetten canlı canlı idamlar, cinayetler, çocuk pornoları izleyerek eğlenen hale gelmiş bir toplum ve alabildiğine ilerlemiş bir teknolojik üstünlük. Özetle, dünyanın nereden nereye gittiğini anlatıyor bize Kar Adamı, esas adıyla Jimmy.

Kaynak:  http://www.perdador.com/f6update/illustration_f9.html
DEĞERLENDİRMEM:
Romana başlamadan o kadar emindim ki çok seveceğimden tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş, sindire sindire okudum Atwood'un bu romanını. Tertemiz bir bilim kurgu romanı Antilop ve Flurya. "Kurgu" kısmını pek çok yazar iyi kıvırıyor da genelde "bilim" kısmında tökezliyorlar bu işin. Margaret Atwood farkı da bu kısımda kendini gösteriyor zaten. Derinlemesine yapılmış bir bilimsel araştırma ama okuyucuyu da bilimsel ve teknolojik öğelere boğmadan inceden inceye, alıştıra alıştıra aktaran bir yazım ustalığı.

Benim bilim kurgu roman yorumlarımı takip edenler bilir: Bazı kitaplar için derim ki "Bu bilim kurgu her çeşit okuyucu için, korkmayın okuyun". Bazı kitaplar için derim ki "Bu kitap sadece bu türü sevenler için yazılmış, dikkat edin". Antilop ve Flurya bu iki yönlendirmemin ortasına düşen bir roman. Genetik mühendisliğinin nereye kadar ilerleyeceğinin ciddi anlamda tartışıldığı, GDO diye bir kısaltmanın yaygın şekilde kullanıldığı günümüzü düşününce Atwood'un betimlediği dünya ürkütücü olsa da kabul edilemeyecek kadar gerçek dışı gelmedi bana.

Atwood o kadar güzel bir ayarla arttırıyor ki kitabın temposunu bir bakıyorsunuz olayların orta yerinde kalmışsınız. Kar Adamı ile bir geçmişe gitmişsiniz, bir bugüne dönmüşsünüz, etrafınızda Flurya'nın Çocukları. Kitabın sonlarına doğru dinin oluşumuna ilişkin de öyle güzel, küçük bir olay var ki merak edip de okuyacaklar için büyüsü bozulmasın diye anlatmayacağım ama çok hoşuma gitti.

"Bilim kurgudan korkmam, çekinmem. Distopik romanları da severek okumuşluğum var" derseniz, bir göz atın bu kitaba.

Sep 16, 2012

Frankenstein

Orijinal Adı: Frankenstein
Türkçe Adı: Frankenstein
Yazar: Mary Shelley
Çevirmen: Orhan Yılmaz
Sayfa Sayısı: 232
Değerlendirmem: 4/5
Ben bu kitabı okurken...: Ayrancı'da saçını kestirmek için berbere giden kocamı bir saatten fazla bir cafede bekledim durdum.

NEDEN BU KİTAP?
"Bilim kurgu ve fantastik kurgu çok okurum" diye ortalarda gezinip bu türün klasiklerini okumuyorsanız, türün hakkını vermemiş oluyorsunuz da ondan.

KONUSU:
Ben bu kitabı okuyup bitirene kadar bu romanın kitap kapağında da resmi görülen Frankenstein isimli canavar hakkında olduğunu sanıyordum. Hatta günlük hayatta da "Kendi Frankenstein'ını yarattı" vb cümleler kullanmışlığım var. Oysa ki Frankenstein canavarın değil, bu canavarı yaratan manyak doktorun adı. Yaratığın bir adı yok ve kitap onun hayata uyum sağlayabilmek için verdiği mücadeleden ve Doktor Frankenstein'ın bu süreç boyunca yaşadığı git gellerden ve kararsızlıklardan oluşuyor.

DEĞERLENDİRMEM:
Bu roman ilk kez 1818'de yayınlanmış, yani neredeyse 200 yıllık. Aranızda "Frankenstein" adlı bir roman olduğunu bilmeyen var mı? Yok denecek kadar az olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla tartışmaya hiç gerek yok, bu roman bir klasik. Kitabın türü "gotik, korku" diye tanımlanıyor çoğu kez, ilk gerçek bilim kurgu romanı olduğunu söyleyen de çok. Zaten Mary Shelley de eşi Percy Shelley, şair Lord Byron ve yazar John Pollidori ile hızlı korku romanı yazma konusunda girdiği bir iddia sonucunda 3 haftalık bir süre içinde romanın taslağını tamamlamıştır. Kim ne derse desin, yazar bir korku romanı yazmaya çalışmıştır. Bana göre ise bu roman korku öğeleri de içeren bir dramdır.

Kitabın dili biraz ağır. Standart korku romanlarından alışık olduğumuz türde hızlı hızlı sayfa çevirtmiyor okuyucuya. Bunda hem romanın 19. yüzyılda yazılmış olmasının hem de romanın ne Doktor Frankenstein ne de canavarın kendisi tarafından anlatılmamasının etkisi var.

Mary Shelley bir klasik olacağını aklına bile getirmeden kalem aldığı bu roman yayınlandığında sadece 21 yaşındaymış. Romanın konusu da pek çok kitleden tepki çekebilecek bir konu: Özetle Victor Frankenstein cansız bir bedene can veriyor. Zaten bu nedenle kitap dönem dönem çeşitli ülkelerde yasaklanmış. İthaki Yayınları'ndan çıkan benim okuduğum versiyonda Mary Shelley'nin romanın kahramanının yaradanlığa kalkışmasına ilişkin çok hoş bir önsözü var. Kitabı okuyacaksanız önsözü atlamamanızı öneririm.

Sep 13, 2012

Küçük Mucizeler Dükkanı

Orijinal Adı: The Shop on Blossom Street (Blossom Street, #1)
Türkçe Adı: Küçük Mucizeler Dükkanı (Blossom Street, #1)
Yazar: Debbie Macomber
Çeviren: Ozan Aydın
Sayfa Sayısı: 480
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ...ödünç kitap olduğundan kitabı her yere poşetle taşıdım, öyle çantama rast gele atmadım yani.

NEDEN BU KİTAP?
Yaban ellerde katıldığım kitap etkinliklerinden biri için kitap isminde zıt anlamlı kelime bulunan iki kitap okumam gerekiyordu. "Niye böyle etkinliklere katılıyorsun?" derseniz, "Bilim kurgu dışında kitap türlerini okumaya çalışmam nedeniyle" diye cevaplarım. Etkinlik kapsamında okuduğum ilk kitap Büyük Balık'tı. Hal böyle olunca ikinci kitapta bu kitap oldu.

KONUSU:
Lydia, bir örgü kursunun (ve de aslında küçük mucizeler dükkanının ta kendisinin) sahibi, 30'lu yaşlarda, kanseri iki kez yenmiş bir kadındır. Carol, hayatında hemen hemen her şey yolunda olan, mükemmel denilebilecek bir evlilik yapmış ve çocuk özlemiyle yanıp kavuraln bir bayandır. Alkolik bir anne ve babanın kızı olan Alix zor şartlarda bir büyümüş, hali hazırda da bir video dükkanında çalışarak kıt kanaat yaşamaya çalışan bir kadındır. Son olarak, Jaqueline ise mimar eşiyle paylaştığı evinde sorunlu bir evlilik hayatı süren grubun en zengin, en havalı ve en burnu havada bayanıdır.

Kitap özetle, yaşamları bu örgü kursunda kesişen bu dört kadının hayatından kesitler anlatmaktadır eş zamanlı olarak.

DEĞERLENDİRMEM:
Bu kitap aslında "best seller" denen, bir çırpıda biten, hiç yormayan klasik bir tatil kitabı. Ben de çok kısa bir sürede okudum gitti aslında ama edebi değer bulamadım pek içinde. Olayların ve karakterlerin gelişimi çok tahmin edilebilir bir seviyedeydi. Hal böyle olunca kitap sürprizlerle dolu olmadı benim için. Kitabın sonu da fazla harika geldi bana. Herkesin hayatında her şey mi yolunda gider canım. Yazar arada işlerin terse gittiği bölümler serpiştirmiş aralara ama sonuç herkes için mutlu son oluverdi bir anda. Hedef kitlesi örgü kulüplerinde sosyalleşen Amerikalı ev kadınları için yazılmış sanki. Böyle olunca da içinde kendimden çok bir şey bulamadım. Serinin ikinci kitabını okur muyum? Denk gelirse, kafam boşalsın isterse okurum.

Sep 8, 2012

Çöplüğün Generali

Orijinal Adı: Çöplüğün Generali
Türkçe Adı: Çöplüğün Generali
Yazar: Oya Baydar
Sayfa Sayısı: 256
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ...Konsantre olmayı hiç beceremedim :(

NEDEN BU KİTAP?
Bundan 10 sene önce Oya Baydar'dan Sıcak Külleri Kaldı adlı romanı okuyup çok beğenmiştim. Sonrasında ise Oya Baydar'dan hiç kitap okumadım. Türk yazarlara daha fazla vakit ayırma gayretlerimin pek bir arttığı bir dönem yazarın başka ne kitabı varmış diye bakınırken bilim kurgunun alt türlerinden birinde roman yazdığını görünce de pek sevinmiştim. Sonra kitabı almadım bir türlü. Neyse ki Damla bir kitaplaşma etkinliği düzenledi ve ben de sevgili İrem ile eşleştim. Etkinlik sayesinde edindiğim kitaplardan biridir yani bu kitap.

KONUSU:
Olaylar gelecekte bir zamanda Türkiyemsi bir ülkede geçiyor. Bu ülkede yaşayan insanlar Üç Maymun Virüsü adındaki H2M3 virüsünün etkisiyle ne var ne yok "unutma" hastalığına yakalanmış durumdalar. Diğer bir deyişle, virüs herkesin hafızasına temizinden bir format atmış. Bir dönemlik zaman dilimi, bir bölge herkese unutturulmuş. Şiddeti 7'nin üzerinde bir depremden kaynaklı olduğunu iddia edenler var ama somut sonuçlara ulaşabilen yok.

Unutulanları hatırlama kısmı, havaalanına giderken yolunu şaşıran bir psikologun merak edip o herkesin hafızasından silinen o bölgeye girmesiyle başlar. Biri jeolog, biri gazeteci olan arkadaşlarından yardım isteyen psikolog ne kadar uğraşsa da istediği bilgilere ulaşamamaktadır. Neden mi? Bir güç "hatırlanmaması gereken yaşanmışlıkları" tanımlamış ve gerekeni yapmıştır.

DEĞERLENDİRMEM:
Ne yaptıysam olmadı. Bu kitap bir türlü içine çekemedi benim gibi bir bilim kurgu severi. Konsantrasyonumu sağlamak için en ideal koşulları yarattım kendime olmadı. Ara verdim, baştan başladım, olmadı. Gördüm ki okuyanların çoğu beğenmiş. Ben de beğenmek istedim, ortada bir yerde kaldım. Aslında 5 üzerinden 2 verecektim de Türk bir yazardan çıkması ve kitabın ortalarındaki "dönüşüm" hatrına 3 yıldız verdim. (Zaten o dönüşüm olmasa bu kitap nasıl biterdi, ben de bilmiyorum).

Şimdi bu bir distopya romanı aslında ama yaratılan distopik dünyanın temeli yok. Kişiler var, münferit bir olay var ama tüm bunların geçtiği dünyanın kendisinin tarifi eksik romanda. Artık yazar bunu her okurun kendisinin hayal etmesini mi istemiş, roman mı kısa kalmış, canı mı istememiş, anlamadım. Kitabın ikinci yarısında George Orwell'in 1984'ümsü bir hava sezseniz de eksik ve gediklerden parçalar düzgünce birleşemiyor. Yazarın teknoloji konusunda bilgi eksikliğinden mi yoksa hayal gücünün o şekilde çalışmamasından mı emin değilim ama kitaptaki bu teknolojik yoksunluk bilim kurgunun inandırıcılığını da almış götürmüş.

Merkezde "kollektif bilinç kaybı" gibi sağlam bir tema olması ve çöplüğün bu distopik dünyanın en temiz yeri olmasının tezatlığı ilgimi çekti ama toplamda bu sefer olmadı Oya Baydar.

Arkadaşlar, yorumum kitaba ilgisi olanları, okumayı düşünenleri tereddüde düşürmesin lütfen. İnsan sürekli bu türde kitaplar okuyunca her kitaptaki hayal gücünün, kurgulanan dünyanın ayrı harikalar yaratmasını bekliyor.

@ Tombilerin En Fıstıklısı: Denemesine denedim canımcım ama beceremedim bu sefer...

Aug 30, 2012

Esrarname

Orijinal Adı: Esrarname
Türkçe Adı: Esrarname
Yazar: Ayfer Kafkas
Sayfa Sayısı: 302
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ...işte 2 aydır çözümlenmesi gereken bir sorun çözümlendi ve ben bir anda hafifleyiverdim.

NEDEN BU KİTAP?
Geçen sene, ne zamandı tam hatırlamıyorum, kendi kendime bir aydınlanma yaşamıştım. "O kadar yabancı fanstatik kurgu - bilim kurgu yazarından roman okuyorum da Türk yazarlardan neden hiç okumuyorum?" diye sormuştum kendime. Hatta bununla eş zamanlı olarak da bu türde yazan Türk yazarlardan da bir haber olduğumu fark etmiştim. Bu bahaneyle de tabii ki ilknokta'dan bir sepet dolduruvermiştim ortaya karışık. Esrarname o sepetten bir kitap işte. Okunma vakti gelip de geçen rafta tozlanmaya başlamış kitaplarımdandı yani.

KONUSU:
Esasen Esrarname İranlı büyücü Tir-i Danende tarafından yüzyıllarca önce yazılmış bir kitaptır. Ama bu kitap bildiğiniz kitaplara benzememektedir. İçindeki çeşitli büyülerle sahibine çeşit çeşit yetenekler kazandıran, ölümsüzlüğün kapısını aralayan, gizemli ve tehlikeli bir kitaptır. Esrarname'nin neden olabileceği kaosun farkında olan âlimler, Esrarname'yi yok etmeye çalışırlar ama başaramazlar, sadece ikiye iki bölebilirler. 

Esrarname'nin parçaları 18. yüzyıl Osmanlısına, günümüz Kütahya'sına kadar ulaşır. Kitabın bir yarısı Nagehan'dadır. Nagehan, Esrarname sayesinde kazandığı güçleri iyilik için kullanır, geceleri Esved ismiyle, kara kıyafetlere bürünüp halkın güvenliğini sağlar. Esrarname'nin öbür yarısı ise Muntazar adlı bir büyücüdedir. Nagehan elindekini ne kadar iyilik için kullanmak istiyorsa; Muntazar da kötülük için kullanmak istemektedir. 

Esved ve Muntazar arasındaki çarpışma yaklaştıkça, Tir-i Danende zamanından bu yana kitabın peşinde olan Cin Asfar, Esrarname'nin iki yarısını da ele geçirebilmek için hem Nagehan'a hem Muntazar'a türlü oyunlar oynayacaktır. 

DEĞERLENDİRMEM:
Kitabın konusunu çok sevmeme karşın, bir türlü kaptıramadım kendimi romana. Olayların akışından mı, yazarın anlatım tarzından mı bilemiyorum çok kesik kesik okudum bu romanı. Bir şeyler eksik kaldı sanki ama ne olduğunu da bulamadım. Okurken aklım kaç kere bambaşka şeylere uçtu gitti, dönüp dönüp baştan okudum bir sürü sayfayı. Belki de iş yerinde yaşadığım stresin özel hayatıma yansımasının kurbanı oldu bu kitap.

Yine de ben ettim, siz etmeyin, Ayfer Kafkas'a yine de bir fırsat verin. Yazarın ilk kitabıdır bu kitap, hatta devamı da yayınlanacaktır. Evekitap'ın yazarla yaptığı söyleşiyi okumak isterseniz de buraya tıklayın lütfen.

Aug 28, 2012

Gün Olur Asra Bedel

Orijinal Adı: И дольше века длится день
Türkçe Adı: Gün Olur Asra Bedel
Yazar: Cengiz Aytmatov
Sayfa Sayısı: 400
Değerlendirmem: 5/5
Ben bu kitabı okurken...:... Kardeşim Meksikalı sevgilisiyle ülkemize teşrif ettiler :)

NEDEN BU KİTAP?
Bu kitap bana Sevgili Kitap Bahçesi'nin hediyesiydi esasen. Cengiz Aytmatov'un adını çok duymuştum ama kitap kapakları mı itici geldi, yoksa yayınevi mi dikkati mi çekmedi, hiç elim varmadı bu yazarın kitaplarına. İyi ki Kitap Bahçesi bu kitabı bana göndermiş ve iyi ki sevgili Mavi bu kitabı okunacaklar listemde en üste almamı söylemiş. Uslu durdum, söz dinledim ve 2012 yılında şimdilik okuduğum en iyi kitabı da okumuş oldum.

KONUSU:
Öncelikle söyleyeyim 400 sayfa tek bir günü anlatıyor ama nasıl bir gün? II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde, günümüzün Kazakistan'da yer alan sekiz haneli bir tren istasyonu şefliğinde çalışmakta olan Yedigey iş arkadaşlarından ve bir ömür geçirdiği dostlarından Kazangap'ın ölümü üzerine ona hak ettiği cenaze törenini yapmak üzere yola koyulur. Bu zorlu yolculukta öyle bir düşünür ki geçmişi "Gün Olur Asra Bedel".

DEĞERLENDİRMEM:
Her zaman olduğu gibi kendi yorumumu yazmaya başlamadan önce bu kitap hakkında yazılan yorumları okudum ve gördüm ki pek çok okuyucu başlarda çok sıkılmış. Oysa ben ilk sayfadan Yedigey'in yanındaydım sanki. O uzun bir günü birlikte geçirdik. Hatta ben bir ara öyle kaptırmışım ki kendimi Yedigey'in devesinin kokusunu bile aldım bir noktada. Zaten bir kitabın bende bıraktığı etki bahsi geçen herhangi bir şeyin kokusunu almama neden oluyorsa dört dörtlük kitap oluyor o benim için.

Kitabın konusu beni doğrudan içine çektiği gibi dozunda bırakılmış bilim kurgu öğeleri (Gözünüz korkmasın hemen bilim kurgu kitabı değil bu kitap), mankurtlar, develer, kışın ayazı, dondurucu soğuklar, o tren istasyonunda yaşayan insanların yaşam koşulları, bölgenin efsaneleşmiş hikayeleri, siyasi gelişmelerin karakterlere işleniş şekli ve okuyucuya aktarılışı bu kitabın herkes tarafından okunması gerektiğini düşünmeme neden olmuştur. Buradan blogumun okuyucularına duyurulur.

Bize bu güzel eseri bıraktığı için 2008'de aramızdan ayrılan Cengiz Aytmatov'u anmadan geçemeyeceğim. Sırada aynı yazardan Beyaz Gemi var.

Sözün özü, bu kitabı okuyun, okutturun!

Aug 1, 2012

Ölü Ruhlar Ormanı

Orijinal Adı: La Forêt des Mânes
Türkçe Adı: Ölü Ruhlar Ormanı
Yazar: Jean-Christophe Grangé
Sayfa Sayısı: 459
Değerlendirmem: 4/5
Ben bu kitabı okurken…: … Bir sürü insan bu vakte kadar Grangé kitabı okumamış olmama çok şaşırdı.

NEDEN BU KİTAP?
Şubat ayında sevgili eşim bana kindle hediye ettikten sonra ilk hevesle edindiğim e-kitaplardan biriydi bu kitap. Etrafımdan da epey eleştiri alıyordum bu kadar kitap okuyup da hiç Grangé kitabı okumadığım için. Bu vesileyle okudum gitti.

KONUSU:
35 yaşında ve yalnız bir hayat süren Jeanne Korowa, yalnızlığına son vermek adına gizlice dinlediği bir psikiyatri seansı sırasında Paris’te işlenen korkunç seri cinayetlerden sorumlu kişiyi keşfetmiştir. Ama elinde bunu kanıtlayacak hiçbir delil bulunmamaktadır. Kendi yalnızlığına da çare olacağını medet umarak katilin peşine düşer. Bu iz sürme yolculuğu Paris’ten başlayıp çeşitli Latin Amerika ülkelerine uzanır.

DEĞERLENDİRMEM:
Gözlemlediğim kadarıyla Grangé romanları uzunca bir süredir kısa zamanda Türkçe’ye çevrilip pek çok Türk okur tarafından seve seve bir solukta okunan romanlardan. Ben de gerilim-macera tipi romanları ara ara okurum ama Grangé’dan nedense hiç okumamıştım bu vakte kadar. Bundan birkaç yıl sonra da Tess Gerritsen romanları için aynı şeyi söyleceğim büyük ihtimalle. Çevremden gözlemlediğim ve internetteki kitap siteleri ve bloglardan izlediğim kadarıyla bu ara herkes Tess’in romanlarını okuyor bu ara.

Neyse biz Ölü Ruhlar Ormanı’na geri dönelim. Kitabın kapağını beğenmemekle birlikte konusu ilgimi çekti. “Seri katil”, “otizm” ve “Latin Amerika” başlıkları bir arada ilgimi çekiyor zaten. Bir de bunlar zenginleştirilmiş bir içerikle birlikte sunulduğundan iyice hoşuma gitti. İnternette yaptığım küçük araştırmada gördüm ki Grangé-severler ilk kez Grangé romanı okuyacak olanlara bu kitabı kesinlikle önermiyor. Çünkü genel anlamda bu roman başarılı bulunmamış. Vallahi olan oldu, ben okudum artık ama severek okudum. Temposu yüksek bir romandı. Doğruluğunu kontrol etmedim ama aralara serpiştirilmiş genel kültür geliştirici bilgiler çok hoşuma gitti. Hani bunu bile sevdiysem, gerçek Grangé-severlerin beğendiği diğer kitapları da severim gibi geliyor bana. Bu konuda da tavsiyelerinizi dikkate alırım: Bir sonraki Grangé romanım hangisi olmalı?

Dönem dönem aradığım kitapların Türkçe’ye çevrilmediğini görünce veya seneler öncelikle çevrilip tek baskı yaptığını görünce üzülüyorum. Farkında mısınız bilemiyorum ama tersi bir durum da söz konusu. Pek çok Avrupalı ve Latin Amerikalı yazarın kitabı İngilizce’ye çevrilmeden Türkçe’ye çevriliyor. Goodreads aracılığıyla böyle durumları okuyunca da ülkemiz adına ayrı bir mutlu oluyorum. İnsanlar İngilizceye çevrilmediği için okuyamadıkları yazarlardan bahsediyorlar. Örneğin Nobel ödüllü yazar Mario Vargas Llosa’nın bir sürü kitabı daha yazar Nobel edebiyat ödülünü almadan önce Can Yayınları’ndan çıkmıştı. Jean-Christophe Grangé kitapları özelinde de Doğan Kitap’a teşekkürü borç bilirim.