Feb 16, 2014

Bazı Kadınlar / Alice Munro

Orijinal Adı: Too Much Happiness
Türkçe Adı: Bazı Kadınlar
Yazar: Alice Munro (Kanada)
Sayfa Sayısı: 358
Yayınevi: Can Yayınları (2013)
Türü: Öykü, kurgu
Değerlendirmem: %58 - Eh işte
Ben bu kitabı okurken...: ... aradığımı bulamadım.

NEDEN BU KİTAP?
Twitterda aktif bir kitap okuma grubu olan Kitap Kardeşliği instagram üzerinde "kitap serüveni" diye bir etkinlik başlatmıştı. 4-5 kişiden oluşan gruplar oluşturuldu. Her gruptaki ilk kişi seçtiği bir kitabı listedeki 2. kişiye, o da okuyup yorumlarını ekleyip 3. kişiye gönderiyordu. Ben 5 kişilik bir gruptaki son kişiydim. Bazı Kadınlar da bu vesileyle elime geçti. Kütüphaneden veya sahaftan alınmış bir kitabı okumak gibiydi bu kitabı okumak. Kitabın sayfalarında benden önceki dört okuyucunun izlerini görmek çok keyifli oldu. Bu etkinlik (pek çok diğer kitap okuma etkinliği gibi) Kış Okuma Şenliği Şenliği ile çakışınca "Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazardan bir kitap" kategorisinde Heinrich Böll'den Babasız Evler yerine bu kitabı okumaya karar verdim.

KONUSU:
Bazı Kadınlar kendilerine dayatılan davranış kalıplarını, yerleşik düzenleri, koşullanmaları reddeden bazı kadınlar hakkında 10 öyküden oluşan bir kitap.

DEĞERLENDİRMEM:
Alice Munro'dan mutlaka bir kitap okumak istiyordum ama evde okunmamış onlarca kitabım olduğundan "Bir şekilde denk gelirse okurum" diyerek okumayı kitaplarından birini almayı ertelemiştim. Kitap Serüveni ile Okuma Şenliği etkinlikleri kesişince ve kitabı pat diye kucağımda bulunca okumam için bir fırsat doğmuş oldu.

Oldukça hevesli bir şekilde başladım kitaba. İlk iki öykü fena değildi. Sonraki bir iki tane de o kadar farklı değildi ama bir şeyler hep eksikti. Romanlar sıkıcı değildi ama akıcı da değildi. Çok durağandı. Kitap 2009 Man Booker Uluslararası Ödülü'nü kazanmış, yazar 2013 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış ama olmadı mı olmuyor işte. Her ne kadar kitabın arka kapağında yazdığı gibi "yazarın öykü karakterlerini çizerken onların okura hoş görünmeleri, kendilerini okura beğendirmeleri için özel bir çaba göstermemesi ve olayları en tarafsız bir biçimde aktarması" görüşüne katılsam da Alice Munro da Nobel ödüllü bir diğer yazar olan Miguel Ángel Asturias gibi pek anlaşamadığım bir yazar oldu benim için. Öykülerin hiçbiri kötü değildi ama "Çocuk Oyunu" isimli öykü dışındaki hiçbirini sevemedim ben. Beklentim mi çok yüksekti bilemiyorum ama uzun yıllar Alice Munro'dan başka bir şey okumam herhalde.

Bu kitabı Kitap Ağacı'nın Şubat ayı kitaplarından biri olan Sabahattin Ali'nin Sırça Köşk isimli öykü kitabıyla birlikte okudum. Sabahattin Ali'nin çok daha kısa ama daha derin anlamlarla yüklü öykülerinin yanında Alice Munro öyküleri olmadı. Sabahattin Ali Nobel ödüllü bir yazar değil ama öykücülükte, edebi başarıda Alice Munro ile kıyaslanamayacak kadar usta sanki. Tabii Munro'dan tek bir kitap okuyup bunu söylemek çok iddialı ama bence öyle.

Oct 20, 2013

Ressamın El Kitabı | José Saramago

Orijinal Adı: Manual de Pintura e Caligrafia
Türkçe Adı: Ressamın El Kitabı
Yazar: José Saramago (Portekiz)
Sayfa Sayısı: 275
Yayınevi: Can Yayınları (2002)
Türü: Kurgu
Değerlendirmem: %72 - Çok iyi
Ben bu kitabı okurken...: ... iş yoğunluğum yine tavan yapmıştı.

NEDEN BU KİTAP?
Buraya tıklayın lütfen.

KONUSU (ARKA KAPAKTAN):
Siparişle çalışan, yeteneksiz ressam H., bir işletmenin yöneticisi olan S.'nin portresini yapma görevini üstlenir. H., yeteneksizliğinin bilincindedir, üstelik tablolarının ve yaşamının sıradanlığından da acı duymaktadır. Aldığı işi bitirmeye çalışırken, yaşamını ve sanatının amacını sorgulama ihtiyacı duyar. Bu amaçla atölyesinde gizlice S.'nin ikinci bir portresini yapmaya, buna koşut olarak da 'günlük' tutmaya başlar. Ülke siyasal çalkantılarla alt üst olurken H., kendi küçük dünyasında kendi sıkıntılarını yaşamaktadır.

DEĞERLENDİRMEM:
1998 yılının Nobel Edebiyat ödülü sahibi José Saramago benim en sevdiğim yazarlardandır. Yazar Ayları'nda Saramago okunmasına karar verildiğinde kendimce çok mutlu olmuş ve küçük bir kutlama yapmıştım kendi kendime. Ressamın El Kitabı yazarın 1977 yılında yayınlanan romanı. Bendeki kopyasını ise biz taaa 2002 yılında almışız ama okumak 2013'e kısmet oldu. Nedenini sormayın, ben de bilmiyorum.

Ressamın El Kitabı konu olarak yazarın diğer okuduğum kitapları (Körlük, Yitik Adanın Öyküsü, Filin Yolculuğu) ile kıyasladığımda benim açımdan takip etmesi zor bir konuya sahipti. Anlatım tarzı olarak okuduğum diğer kitaplardan bir farkı yoktu ama paragrafsız sayfalarda arada kaybolup başa dönmem gerekti. Bu dönüşlerim sonrasında yaşadığım aydınlanmalar da sonuçta romanı sevmeme neden oldu.

Ressamın El Kitabı Saramago'nun ilk romanıymış. (Bunu öğrenmemi takiben 8 Kasım'da başlayacak Okuma Şenliği için aklıma bir kategori geldiğini de belirtmeden geçemeyeceğim :) Yazarın benim okuduğum diğer romanlarında ustalık seviyesine çıkan yazım tekniklerinin bu romanda çıraklık eseri olduğu düşünüldüğünde şaşırmamak elde değil. Saramago bu romanında da tam bir usta çünkü. Romanın ilk yarısındaki nispeten düşük tempo ikinci yarıda gayet güzel bir ritm kazanıyor ve kitap güzel bir finalle bitiyor. Yine de Saramago'nun yazım tarzına yabancı pek çok okuyucu için bu romanın biraz ağır kaçabileceğini düşünüyorum. Sözün özü, Ressamın El Kitabı okunulası bir roman ama ilk defa Saramago okuyacaklar için pek de uygun olmayan bir roman.

Aug 6, 2013

6 Ağustos 1945 | Hiroshima

Bundan yaklaşık 4 ay önce iki haftalığına Japonya'ya tatile gitmiştik. Kalış süremiz uzun olunca da sadece Japonya'nın en turistik şehirleri olan Tokyo ve Kyoto ile yetinmeyip ülkenin daha güneyine Hiroshima'ya kadar inmiştik. Hiroshima aslında turistik bir şehir değil. Tarihi boyunca da hiç turistik olmamış zaten. Daha ziyade limanıyla iş görmüş, tabii bir de Japonya'nın (II. Dünya Savaşı da dahil) girdiği her savaşta coğrafi konumundan kaynaklı loijstik bir üs olarak kullanılmış.

Japonya seyahatimiz öncesi neredeyse 20 sene önce okuduğum bir kitabı tekrar okumaya karar vermiştim: Edita Morris'in Hiroshima'nın Çiçekleri ile Tohumları adlı romanı (Aslında kitap iki ayrı roman. İlki Hiroshima'nın Çiçekleri; ikincisi de Hiroshima'nın Tohumları ama Can Yayınları'nın o dönemde kullandığı isim bu şekilde olmuş). Romanı Kyoto-Hiroshima arası yaptığımız tren yolculuğunda okudum ve bitirdim. Sonrasında hemen otelimize gidip eşyamızı bıraktık ve hemen "Hiroshima Peace Memorial Museum"a gittik. Aslında iyi kötü ne göreceğimizi biliyordum. Bu müzenin II. Dünya Savaşı'ndan sonra açılan bir müze olduğunu, atom bombasının Hiroshima'yı nasıl yerle bir ettiğini biliyordum ama öyle olmadı. II. Dünya Savaşı'na olan ilgim nedeniyle savaşın derin izler bıraktığı yerleri ziyaret etmeyi de seviyorum. Savaşa ilişkin görsel anlamda en ağır darbeyi 2005 yılında Dachau Toplama Kampında (Almanya) aldığımı düşünürken Hiroshima'daki müzede gördüklerim, dinlediklerim, okuduklarım tüm yaşam enerjimi çekip aldı sanki. Bir insan bir insana nasıl böyle bir şey yapabilirdi?

6 Ağustos 1945 sabah saat 8:15'te insanlık tarihinin ilk atom bombası Hiroshima'ya atıldı. Yandaki saat o dönemden kalma bir saat. Hedef Hiroshima'nın merkezindeki T şeklindeki Aioi Köprüsü idi ama bomba küçük bir sapmayla köprünün üzerine değil de yukarıdaki resimde fonda gördüğünüz kubbe şeklinde bir çatısı olan ticaret merkezinin üstüne düştü. Elbette ilk düştüğü anda merkeze yakın ve dışarıda olan yüzlerce kişi anında öldü ama o günden itibaren ölecekler arasında belki de onlar en şanslılarıydı. İlk anda can vermeyen yüzlerce insan takip eden üç gün içinde vücutları onarılamayacak derecede yandığı için çok büyük acılar içinde hayatlarını kaybetti. Sonrasındaki dönemde ise yüzlerce insan bombanın bıraktığı radyasyonun etkisiyle başta kanser olmak üzere pek çok farklı hastalığa yakalandı.

O müzede görüp dinlediklerimi satırlara dökmem inanın çok zor. Edita Morris'in kitaplarını okuyarak gitmem çok anlamlı oldu ama müzenin bende bıraktığı acı izi derinleştirdi kitaplar. Öylesine güneşli bir gündü ki o gün. Müzeden çıkıp da yanda resmini gördüğünüz parkta (parkın sonu Aioi Köprüsü'ne varıyor) yürümeye başladığımızda eşim de ben de çok sessizdik. Kelimeler düğümlenmişti sanki boğazımızda. Uzunca bir süre konuşamadık birbirimizle. Kendi dünyalarımızda kaybolmuştuk sanki. Anlamakta güçlük çekiyorduk böyle bir şeyin gerçekten yaşandığını.

Dünya tarihinin en büyük ayıplarından biridir Japonya'ya atılan atom bombaları. Teorik olarak geliştirilmiş bir bombanın denemesi Hiroshima'da, doğrulaması da üç gün sonra 9 Ağustos'ta Nagasaki'de yapıldı. Hiroshima'ya atılan bombanın adı "little boy", Nagasaki'ye atılanın adı ise "fat man"di.

İyi ki imkânımız oldu da gittik Hiroshima'ya. İnsana yapılabilecek en büyük kötülüğün ancak bir başka insan tarafından yapılabildiğini görmüş olduk. Hissettiklerimi ben kıt kanaat anlattım. Nazım Hikmet daha öz bir şekilde anlatmış, Zülfü Livaneli bestelemiş, Sevingül Bahadır seslendirmiş.

KIZ ÇOCUĞU (HIROSHIMA)
Kapıları çalan benim,
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem,
göze görünmez ölüler.

Hiroşima da öleli,
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuşdu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Çalıyorum kapınızı,
teyze amca bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şekerde yiyebilsinler .

Nazım Hikmet RAN (1956)




May 19, 2013

Yaban Muzu | José Mauro de Vasconcelos

Orijinal Adı: Banana Brava
Türkçe Adı: Yaban Muzu
Yazar: José Mauro de Vasconcelos
Çevirmen: Aydın Emeç
Sayfa Sayısı: 170
Yayınevi: Can Yayınları
Değerlendirmem: %85 - Mükemmel
Ben bu kitabı okurken...: ... okuduklarım içimi parçaladı durdu.

NEDEN BU KİTAP?
E hep beraber Yazar Ayları'nda Mayıs ayında Vasconcelos kitapları okumaya karar verdik ya, o yüzden. (Katılmak için halen geç değil. Katılmak isterseniz buraya tıklayın. "Mayıs geçti artık, Haziran'da ne var?" derseniz de Haziran'da Tess Gerritsen kitapları okuyacağız).

KONUSU:
Brezilya'nın elmas madenlerinde elmas aramak uğruna dayanılması güç şartlarda yolları bir ayrılıp, bir kesişen Joel ve Grego'nun  çoğu acıyla ve hayatta kalma mücadelesiyle geçen  yaşam öyküleri hakkında acıklı bir kitap Yaban Muzu.

DEĞERLENDİRMEM:
Bu kitabı İzmir'den (annemlerin evinden) Yazar Ayları'nda okumak için getirmiştim. Kitabı okumak için elime alana kadar da aslında bu kitabı 1999 yılında o sırada 11 yaşında olan kızkardeşime hediye olarak aldığımı gördüm. Sanırım konusuna bakmadan, "Vasconcelos kitabıysa çocuk kitabıdır" ezberinden giderek almışım. Çünkü Yaban Muzu bir çocuk kitabı değil. Vasconcelos'un ilk yazdığı kitap ve kısa bir tarihi kurgu romanı.

Bu kısacık romanın her cümlesi o kadar dolu doluydu ki, çoğu yazarın 500 sayfada beceremediği kurgusal derinlik tüm yalınlığıyla ortadaydı. Joel ve Grego'nun verdikleri yaşam mücadelesini okurken kimi bölümlerde ben de hissettim yağmur ormanlarının nemli, sıcak havasını. Yukarıda da belirttiğim gibi içimi acıttı zaman zaman okuduklarım ama romanı bitirdiğimde güzel bir kitabı bitirmiş olmanın keyifli tebessümü vardı yüzümde.

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında Vasoncelos'un kitapları hakkında yaptığı bir konuşmada "Konuyu kafamda toparlayınca yazmaya başlarım ve bir çırpıda yazarım" dediğini ve yazı makinesinin (Vasconcelos 1942-1979 arası yazmıştır) başına geçtiğinde, kitabın çeşitli bölümlerini ayrı ayrı yazabildiğinden bahsediyor. O nasıl bir yetenektir ki ve hayal gücüdür ki kitabın bir orasını bir burasını yazıyorsun. Birleştirdiğinde de anlamlı bir bütün çıkıyor. Ustalık böyle bir şey olsa gerek...

May 17, 2013

Kar Çiçeği ve Sırlar Yelpazesi | Lisa See

Orijinal Adı: Snow Flower and the Secret Fan
Türkçe Adı: Kar Çiçeği ve Sırlar Yelpazesi
Yazar: Lisa See (Çin-Amerika)
Çevirmen: Ufuk Boran Kaptan
Sayfa Sayısı: 363
Yayınevi: Can Yayınları
Değerlendirmem: %93 - Harikulade Kitaplar
Ben bu kitabı okurken...: ... (şimdilik bu yıl en iyi kitabını okuyacağımı ilk 50 sayfada fark ettiğimden) yavaş yavaş, keyif ala ala okudum.

NEDEN BU KİTAP?
2011 yılının sonlarında Goodreads'te dikkatimi çekmişti bu kitap. 2012 Şubat'ında da hemen almışım kitabı. 2013'te kütüphanemde uzun zamandır bekleyen kitaplara şöyle bir bakayım dediğimde fark etmiştim sessizce okunmayı beklediğini. Bu kadar seveceğimi bilseydim...

KONUSU (ARKA KAPAKTAN):
Romanın kahramanı, 19. yüzyılda yaşayan, kocasının evine gidene kadar, ailesinin gözünde "doyurulacak bir ağız, giydirilecek bir beden" olmaktan başka bir anlam taşımayan küçük bir kız: Zambak. Ailesinin sosyal konumunu yükseltmek için varlıklı biriyle evlenebilmeli, evlenebilmek için de ayakları minik olmalı...

DEĞERLENDİRMEM:
Çin'in tarihiyle ve geleneksel değerleriyle ilgili uzaktan yakından bilgim yoktu. İşte bu nedenle bu kitaptaki her detay ayrı bir keşifti benim için. Zambak ve Kar Çiçeği'nin (romanın baş kahramanları) bolca acıyla, ara sıra mutlulukla, sert Çin geleneklerinin hükmünde zorlu hava koşullarında geçen, isyanlarla, savaşlarla beslenen ve hiç bir aşamasında kolaylaşmayan hayat hikayelerini okumak her sayfasında ayrı keyif verdi bana.

Yazarın Çin kökenleri ve romanın gerçek bir hayat öyküsünden esinlenilerek yazılmış olması kurgusunun sağlamlığını, karakterlerin derinliğini ve betimlemelerin gerçekçiliğini sağlamış. Kitabı başlarında beni derinden etkileyen "ayak bağlama" merasimini bilip bilmediklerini etrafımdakilere sorduğumda  çoğu kişinin youtube veya facebook videoları aracılığıyla biliyor olması kendimi cahil hissetmeme neden olsa ve beni çok şaşırtsa da, kendimin bilmiyor olması kitaba daha çok sarılmamı sağladı. Kitabı merak ediyorsanız ve ayak bağlamanın ne olduğunu bilmiyorsanız lütfen araştırmayın, bırakın Lisa See sizi 19. yüzyılda Çin'in ücra bir köşesine götürsün.

Seneler sonra kesinlikle tekrar okumak isteyeceğim, takipçilerimden özellikle Bahar Oztekin ve Hayal@'e tavsiye ettiğim bu güzel kitabı tarihi kurgu seviyorsanız veya bilmediğiniz bambaşka bir dünyaya uğramak istiyorsanız mutlaka okuyun. Benim hedefim ise en kısa zamanda filmini izlemek.


Mar 16, 2013

Yeşil Ev | Mario Vargas Llosa

Orijinal Adı: La Casa Verde
Türkçe Adı: Yeşil Ev
Yazar: Mario Vargas Llosa
Çevirmen: Alev Er
Sayfa Sayısı: 558
Yayınevi: Can Yayınları
Değerlendirmem: %74 - Çok iyi
Ben bu kitabı okurken...:... yıllar sonra bir müzikal izledik.

NEDEN BU KİTAP?
Bu kitabı yazarın Kelt Rüyası isimli kitabını okuyup beğendikten sonra sahaftan almıştım. Yazar Ayları etkinliğimizde Mart ayında Mario Vargas Llosa okunmasına karar verilince, kitabın okunma sırası da gelmiş oldu.

KONUSU:
Anlatayım derken kafanızı iyice karıştırabilirim diyerek merakınızı artırmayı hedefliyorum bu sefer :) (Beş bölümden oluşan, bazı bölümler arasında (garip) zaman farkları olan ve Amazon insanlarını anlatan bir kitap).

DEĞERLENDİRMEM:
Öncelikle söyleyeyim ki bu kitap okuması kolay bir kitap değil. Tek oturuşta 50 sayfa civarı okumayı başarırsanız nispeten kolay takip edebilirsiniz olayları. Kesinlikle plaj kitabı değil veya kafayı boşaltmak istiyorsanız da pek uygun değil.

Yeşil Ev, 2010 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Perulu yazar Mario Vargas Llosa'nın ilk kitaplarından ve yazarın tarzını henüz tam oturtmadığı bir dönemde yazdığı iddia edilen bir kitap. Ben farkında olmadan yukarıda önerdiğim disiplinde okuyabildim kitabı  ve 558 sayfalık yolculuğum sırasında sadece bir veya iki defa geri dönüş yapmam gerekti. Yazar bu kitabında aynı karakter için birden fazla isim kullanmış ve bunun keşfini okuyucuya bırakmış. Keşfetmekte gecikirseniz veya kaçırırsanız, kafanızın karışması çok kolay. Kimi bölümlerde karakterler arasındaki diyaloglar konuşma çizgileriyle gösterilmişken, bazı bölümlerde paragraf arası olmayan sayfalar var peş peşe. Yine de bulmacaya benzeyen ve son bölümde olayların birleşimiyle romanın genelinde Amazonlar'daki zor ve acımasız yaşamları, yazarın dolaylı olarak siyasi, dini ve sosyal düzene başkaldırısını beğeneceğinizi düşünüyorum.

Nov 17, 2012

Benim Hüzünlü Orospularım

Orijinal Adı: Memoria de Mis Putas Tristes
Türkçe Adı: Benim Hüzünlü Orospularım
Yazar: Gabriel Garcí­a Márquez
Çevirmen: İnci Kut
Sayfa Sayısı: 95
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ... etraftaki saman beyinliler kitabın adına bakıp ayıpladılar beni.

NEDEN BU KİTAP?
2011 yılında 2012'de okuyacaklarımı planlarken bir tane Márquez kitabı okumaya karar vermiştim. Sene bitmeden de planımı gerçekleştirebildim (Aynı şekilde bir tane de Mario Vargos Llosa okuma planım vardı ama gerçekleştirebileceğimden emin değilim).

KONUSU:
Kitap, hayatı boyunca (kayıtlarını da tutmak suretiyle) para karşılığı sevişmiş ve evlenmemiş 90 yaşında bir adamın son doğumgününde yaşadıkları hakkında. Bu öyle bir adam ki gerçek aşkı 90 yaşına kadar hiç tatmamış ama listesine göre 500'den fazla kadınla sevişmiş ve genelevler mahallesinde iki kere "yılın müşterisi" unvanını almış bir adam.

90. doğumgününde kendisine bir hediye vermek istiyor ve zamanında sık sık gittiği genelev patroniçesinden kendisine genç bir bakire ayarlamasını istiyor. Patroniçe eski, iyi müşterisini kırmamak adına 14 yaşında, okuma yazması olmayan, fabrika işçisi bir bakire ayarlıyor. Önlem olsun diye de kıza uyutucu ilaç veriyor. Yaşlı adamın zaten sevişecek gücü yok ama kıza bakıp öperken hayatında o vakte kadar hiç tatmadığı garip bir duyguyu/hissi/ruh halini tadıyor: Aşk...

DEĞERLENDİRMEM:
Márquez'den ilk okuduğum kitap Kolera Günlerinde Aşk'tı ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da çok beğeneceğimi düşünerek okumaya başladım ama çok kısa olduğundan beğenememe ihtimali de kafamın bir köşesinde duruyordu. Korktuğum başıma geldi. Konusuna, yazarın farklı üslubuna, çevirinin başarısına rağmen romanın kısalığı beni çok rahatsız etti. Olaylar daha uzun uzun betimlenip, yaşlı adamın hayatının derinliklerine dalmak isterken kitap bir anda bitiverdi. Kitaba 5 üzerinden 3 yıldız vermemin birinci nedeni budur. İkinci nedeni ise kitaptan değil, kendimden kaynaklı aslında. Bu kitabın tadı tek seferde okuyup bitirince çıkar bence. Ben üç oturuşta bitirdim. Ustaya saygısızlık ettiğim gibi, verdiğim notu da aşağı çekti bu parçalanmış okuma tarzım.

Aslında bu kitap çok özel. Márquez'in 76 yaşında yayınladığı son romanı. Sadece iki kitabını okuduğum ve kalan kitaplarını da severek okuyacağımı bildiğim, 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış bu ustanın artık roman yayınlamayacağını bilmek gerçekten çok üzücü.

Son olarak, bu kitapla ilgili yazılmış yorumları okumak üzere internette dolaşırken gördüm ki Can Yayınları'nın kitap kapağına "1982 - Nobel Edebiyat Ödülü" yazmasından kaynaklı olarak pek çok okuyucu Márquez ustanı bu kitabıyla Nobel kazandığını sanıyor. Bu vesileyle ben de buradan, bilemeyen okuyucular için, açıklama ihtiyacı duydum ki Nobel Edebiyat Ödülü bir yazarın belli bir eserine değil, yazarın kendisine edebiyata olan katkılarından dolayı verilen bir ödül.

Kıssadan hisse, bence ilk Márquez kitabınız bu olmasın ama bu kitabı okuyun ve lütfen tek oturuşta okuyabilecekseniz okuyun.

Nov 3, 2012

27 Gün | 3 Ülke | 6 Şehir | 7 Kitap

Adımın Pınar Çelebi olması nedeniyle Evliya Çelebi ile bir akrabalık bağım olup olmadığını soran kişi sayısı epey arttı son dönemde. Tamam, ben imkanlarım el verdiği ölçüde seyahat etmeyi seven, bir seyahati bitmeden diğerini planlamak hevesinden kurtulamayan bir bağımlıyım. Bir de iş nedeniyle yapmam gereken seyahatler eklenince benim gibi bir bağımlının hayatına son bir ayda dört dönüverdim dünyayı. "Ekim Ayı, Pınar'ın Yolculuk Ayı" adlı yayınımda paylaşmıştım seyahat planını ve bu seyahatlerde bana eşlik edecek kitapları.

Yerleşik hayata geri döndüğümün bu beşinci gününde sizlerle bu son dönemde okuduğum kitaplardan topluca bahsedeyim istedim. 7 kitaptan kısaca bahsedeceğim birazdan ama öncelikle bunların 4'ünün Türk yazarlardan olmasının altını çizmem gerekiyor. 2012 yılının başında Türk yazarlardan daha çok okuma kararı almıştım ve bunu büyük ölçüde başarmış olmaktan çok mutluyum.

1. Kabuk Adam / Aslı Erdoğan: Kitap Delisi Gizem ve Diloş'un Kayfesi blogları aracılığıyla (utanarak itiraf edeceğim) varlığından haberdar olduğum bir yazar ve kitap. Kuşkusuz 2012 yılında Türk yazarlardan okuduğum en güzel kitap. Kitap kısa ve öz, anlatımı sade ve vurucu, karakterler yalın ve derin. Okumadıysanız, okuyun, okutturun.
* Bu kitabı bitireceğim derken 10 ay önceden planladığımız Paris tatil heyecanım uçtu gitti. Ben de artık o adada, onlarla birlikteydim.

2. Dünyaların Savaşı / H.G. Wells: Bilim kurgu okumaktan normalin üzerinde keyif alan bir okuyucu olarak uzun zamandır okunacaklar listemde sırasının gelmesini bekleyen bir kitaptı bu kitap. Eşimle bir süre önce izlediğimiz Cold Case isimli NBC dizisinin bir bölümü bu kitapla ilintili başlayınca dedim ki kendime "Al oku artık kızım. Kitap ben buradayım diye bağırıyor. Bu nasıl bir kitap? Bilim kurgu türünü severek okuyorsanız beğeneceğiniz, arada bir okuyorsanız sıradan bulabileceğiniz bir kitap. Yine de "Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap" listesinde yer aldığını ve klasik kabul edildiğini hatırlatayım.
* 30 Ekim 1938'de Amerika'da bir radyo kanalı Cadılar Bayramı etkinlikleri kapsamında Orson Welles'den bu kitaptan bir bölüm okumasını rica etti ve Orson Welles teklifi kabul etti. Radyo yayınını takip eden bir hafta boyunca ABD'nin bazı eyaletlerinde ciddi panik yaşandı. Marslıların dünyayı gerçekten istila ettiğini sanan yüzlerce kişi evlerini terk edip kaçmaya başladı :)


3. Firmin / Sam Savage: Bir akıllı fare Firmin. Hem de kitap okumaya hepimizden daha aç. Aç derken birincil sözlük anlamıyla aç. Kitap bloglarında son dönemde çok sık beliren bir kitaptı. Ben de bir kitap etkinliğinde eşim için bu kitabı alırken, kapağına bayılıp kendime de alıvermiştim. (Halen de bu yıl okuduğum kitaplar arasında en güzel kapaklı kitaptır kendisi). Firmin Boston'da yaşadığından ben de yabacıların "reading in context" dediklerinden yaptım ve kitabı Londra-Boston uçağında okumaya başladım ve okumayı Boston'da bitirdim. Pek çok blog yazarının tersine benim için ortalama ama okuması keyifli, güzel bir seyahat kitabı oldu Firmin.
* Boston'da 24 saatten az kaldım ama dışarıda geçirdiğim tüm zamanlarda gözüm hep fare aradı yerlerde. Görebildim mi? Hayır. Fareler yerine sincaplar sarmış Boston'u.

4. New York Seyir Defteri / Buket Uzuner: İş nedeniyle New York'a gideceğimi öğrendiğimde hemen koşup satın almıştım bu kitabı. Niyetim New York'a gitmeden okumaktı ama iş seyahatim tahmin ettiğimden bin kat yoğun çıkınca boş vakitlerimi yemek yemek, banyo yapmak ve uyumak gibi daha temel ihtiyaçlara ayırmam gerekti. Kitabı da New York - Londra - İstanbul - Ankara rotasını takip ederek yapmak zorunda kaldığım saat farkları hariç neredeyse bir tam gün süren yolculuğum sırasında okuyup bitirdim. New York'u gördükten sonra okumak daha keyifli oldu.
* Bu kitabı okuduktan sonra "Keşke Buket Uzuner ile birlikte bir gün New York'ta Barnes & Noble gezebilsem, hazır gezerken kafesinde oturup birer kahve içsek" diye düşündüm.

5. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek / Ayfer Tunç: Diloş'un Kayfesi'nin geçen ay birincisini düzenlediği Yazar Ayları etkinliği için e-kitap versiyonunu okudum. Kitap ile ilgili yorumlarıma buradan ulaşabilirsiniz.
* Yazar Ayları'nda bu ay İhsan Oktay Anar kitaplarını okuduğumuzu bir kez de buradan duyurayım sizlere.

6. Köpek Kalbi / Mihail Afanasyeviç Bulgakov: Son dönemde çevremde pek çok kişiyi Bulgakov'un Usta ile Margarita adlı kitabını okurken görüyordum. Bu kitap da bu vesileyle yazarı, kapağı ve adı sayesinde radarıma takılmıştı. Kitap Dedalus Kitap'tan çıkma. Çevirisi kötü değildi ama kısa bir roman olmasına rağmen çok fazla yazım hatası vardı. Konuyu ve kurguyu sevmeme rağmen bu yazım hataları beni çok rahatsız etti. Bulgakov'un komünist devrime ve dünyaya bakış açısını deli bir doktorun bir köpek üzerinde yaptığı deneyler sonrasında elde ettiği canlı üzerinden aktardığı romanın konusu ilginç. Hepi topu 108 sayfa zaten. Bir oturuşta bitirebileceğiniz türden (Tabii benim gibi yazım hatalarına takılıp sinirleriniz bozulmayacaksa!)
* Kitap kısa diye hızlı biter dedim. İkide bir yayınevine kızıp kitabı okumaya ara verdim. Sonra kısacık romanı bitiremediğim için kendime kızdım. Kısaca, pek asabiydim ben bu kitabı okurken.

7. Kozmik Tayyare / Bülent Özden: Türk bilim kurgu yazarlarından Bülent Özden'in bu yıl Mayıs ayında Cinius Yayınları'ndan çıkan kitabı. Kitap bittikten sonra öğrendim ki bu kitap yazarın Kuantum Serisinin ikinci kitabıymış. İlk kitap Sonsuz Gençlik Tröstü adındaymış. Kitap ilkiyle ne kadar bağlantılı bilemiyorum ama bu haliyle de tek başına okunabilecek bir kitap. İlk 50 sayfada beğenmiştim aslında kitabı ama sonrasında geçişler çok hızlıydı. Daha uzun ve detaylı bir roman olsa daha güzel olurdu diye düşünüyorum ama yazar sanki bir an önce bitirip yayınlama hevesiyle hızlıca yazıp koymuş kenara gibi geldi bana. Uzun sürmedi okumam ama pek hoşlanmadım. Tavsiye etmiyorum.
* Bu kitabı Datça'da okumaya başlamıştım ve orada bitirmeyi planlıyordum ama sündü de sündü.

Bu kadar uzun yorumu kaçınız baştan sona okur bilemiyorum ama yaklaşık bir ay önce fark ettim ki blogum 11.111 kere görüntülenmeye doğru gidiyor. Bugün Jeffrey Eugenides'in 600+ sayfalık Middlesex isimli Pulitzer ödüllü kitabını okumaya başladım. Büyük ihtimalle ben bu kitabı bitiremeden 11.111 kere de görüntülemiş olacak blogum. Ben de bunun şerefine okuyup bitirince bu kitabı ve yanında bir sürprizi takipçilerimden birine hediye edeceğim :)

Oct 25, 2012

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek

Kitabın Adı: Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek
Yazar: Ayfer Tunç
Sayfa Sayısı: 456
Değerlendirmem: 4/5
Ben bu kitabı okurken...: ... (gerçek anlamda) dünyayı dört döndüm, ayrıca, yorgunluktan da öldüm bittim.

NEDEN BU KİTAP?
Kitap blogları arasındaki en seviyeli ve düzgün bloglardan biri olarak gördüğüm Diloş'un Kayfesi'nin başlattığı Yazar Ayları Etkinliği'ne katılmak istedim. Ayfer Tunç da okumak istediğim ama vakit ayıramadığım, fırsat veremediğim bir yazardı.

KONUSU:
Ayfer Tunç bu romanında giyim kuşamdan çocuk oyunlara, okul sıralarından hatıra defterlerine, Eurovision heyecanlarından renkli televizyonlara geçişe kadar 1970'lere özgü pek çok konuyu kendi anılarını da kullanarak aktarıyor okuyucuya.

DEĞERLENDİRMEM:
Ben 1979 doğumluyum. Yani 80'lerin çocuğuyum ama bu romanı okuyunca gördüm ki 80'lerde de zaman yavaş akıyormuş aslında. Yani, 2000 kuşağıyla 2010 kuşağı arasındaki fark kadar büyük değil 70'ler ile 80'ler arasındaki fark. Bu nedenle bu kısımda kitabı değerlendirmek yerine kitapta bahsi geçen ve benim hayatımda da izi olan konulardan bahsedeceğim sizlere. (Benim çocukluğum İzmir-Kahramanlar'da geçti).

Blog yazarlarının büyük bir kısmının benden genç olduğunun farkındayım ama yazacaklarım sizin için de bir şeyleri hatırlatıyorsa iki satır yorum bırakın lütfen. Yoksa kendimi blog aleminin en yaşlısı hissedeceğim :)

Boş Arsalar: Planlı/plansız yapılaşmanın alıp da başını yürümediği 80'lerde her çeşit oyunu oynayabileceğiniz, rahat rahat bisikletinize binebileceğiniz boş arsalar vardı İzmir gibi büyük şehirlerin bile merkezlerinde. Şu an 8 katlı dev Kahramanlar Otoparkı'nın yükseldiği yer de bizim boş arsamızdı. Hatta arsanın bitiminde tren yolu olduğu için arsa çıkmaz sokak gibiydi. Ne oyunlar oynadık, ne bisiklete bindik o arsada.

Laklak: "O ne ki?" diyenler için kitaptan alıntı yapıyorum: "Laklak bir ana sapa bağlı iki kiraza benzeyen bir oyuncaktı. İki sapın birleştiği yerde parmağın içine girebileceği bir çember vardı. Kirazı andıran küreler sert plastikten yapılmaydı, birbirine vurunca gayet tok bir ses çıkarıyordu. Bu çember şeklindeki yuvaya işaret parmağı sokuluyor, parmağın küçük bir hareketiyle iki kürenin birbirine çarpması sağlanıyordu." Ben şahsen öyle bir sardırmıştım ki bu laklak işine. Kaç kez azar işittiğimi ben de hatırlamıyorum :)

Şeytan Uçurtması: 80'lerde hazır uçurtma satın almak diye bir şey yoktu. Uçurtmalar hep el emeği olurdu. Babam çok becerikli bir insan değildir. Ağabeyim falan da olmadığı için hiç bir zaman afilli uçurtmam olmadı benim. Hatta az önce bu bahsettiğim boş arsalarda uçurulan uçurtmalara da hep özenerek bakmışımdır. Bugün olmuş, gerçek bir uçurtma uçurmuşluğum yok yani. Benim bu özlemimin farkında olan ama elinden de pek bir şey gelmeyen rahmetli babaannem de bana şeytan uçurtması yapardı hep. Gerçi o şeytan uçurtması demezdi adına. "Üzülme Pınar, bak bu da uçurtma yavrum" derdi ama ben uçurtmamı alıp koşarak uçurtmaya çalışınca oğlanlar hep "Aaa, şeytan uçurtması uçuruyor" derlerdi, o çocuk olmanın verdiği acımasız dürüstlükle. "Nedir bu şeytan uçurtması?" derseniz, şeytan uçurtması çıta kullanmadan, gazete kağıtlarının şeritler halinde kesilmesiyle kuyruğu yapılan, makara ipliğiyle bağlanan ve dolayısıyla siz koştuğunuz sürece veya camdan/balkondan sallandırdığınız sürece uçuyormuş gibi yapan uçurtmadır. Anlayacağınız bu konuda bir ezikliğim var :)

Siyah Önlük: Benim dönemimin çoğu 5 yıl giydi siyah önlüğü. Ben (gittiğim ortaokul nedeniyle) tam 8 yıl. Resimden de göreceğiniz gibi nefret ederek de hatırlamıyorum o dönemi. Resimdeki kısa saçlı kız benim, uzun saçlı kız ise ilkokuldan en iyi arkadaşım Nurdan. Ayfer Tunç'un da belirttiği gibi siyah önlük o dönem için öyle bir seçimdi ki her çeşit farklılığı silip atıyor, her türlü ayıbı örtüyordu. En farklılaşan kısım ise taktığınız yaka oluyordu. Anneannemin ördüğü dantel yakam vardı benim, çok süslü, onu hatırlıyorum. Bir de kuşağımı düzgün fiyonk yapamazdım çözüldüğünden, hep düğüm olurdu.

Hatıra Defteri: 1987 yılında doğumgünümde annem hediye etmişti ilk hatıra defterimi. Aynı kitapta belirtildiği sırada yazmıştı yazanlar da: Annem, babam, ilkokul öğretmenim, babaannem, anneannem, dedem, amcam, yengem, kuzenlerim... Sıra ondan sonra arkadaşlarıma geçmişti. Hatta ben kendi başıma evde kalmaya başlayana kadar bana bakan rahmetli babaannemin komşuları bile yazmıştı hatıra defterime. (Bu postu evde yazıyor olsaydım, hatıra defterimi de taratıp koyardım ama evden uzaklardayım şu an). Ortaokul yıllarımda (1990-1991 gibi) ikinci bir hatıra defterim olmuştu ama ilki en özel olarak kalacaktır benim için.

Bakkallar: Üç bakkalımız vardı bizim: Mümin Bakkal, Salih Bakkal ve Şevket Bakkal. Üçü de aynı sokaktaydı. Mümin Bakkal babaannemin, Şevket Bakkal ise anneannemin evine yakındı. Salih Bakkal ortada kalırdı. Babaannemin günde bir paketi affetmeden tüttürdüğü Uzun Maltepe sigarasını kim bilir kaç kez aldım Salih Bakkal'dan? Çalışan anne babanın çocuğu olduğundan üç bakkal da beni bilirdi, severdi ama aynı Ayfer Tunç'un kitabında da belirttiği gibi elimde Mümin Bakkal'dan alınmış ekmek varsa Şevket Bakkal'ın olduğu kaldırımdan geçmeye utanırdım. Geçmek zorunda kalırsam bakmaya çekinirdim. Mümin Bakkal'da bulamadığım için Şevket Bakkal'dan almam gereken bir şey varsa, elimde de Mümin Bakkal'dan aldığım ekmek varsa, o ekmeği nasıl saklayacağımı şaşırırdım. Ne kadar saf ve temiz bir utangaçlıkmış o öyle. Güzel olan ise Şevket Bakkal'ın bugün halen aynı yerde durması ama dükkanı oğlu Nadi'nin işletmesi :)

Ee, ne diyorsunuz? Var mı sizinle de kesişen çocukluk anılarımız?

Sep 8, 2012

Çöplüğün Generali

Orijinal Adı: Çöplüğün Generali
Türkçe Adı: Çöplüğün Generali
Yazar: Oya Baydar
Sayfa Sayısı: 256
Değerlendirmem: 3/5
Ben bu kitabı okurken...: ...Konsantre olmayı hiç beceremedim :(

NEDEN BU KİTAP?
Bundan 10 sene önce Oya Baydar'dan Sıcak Külleri Kaldı adlı romanı okuyup çok beğenmiştim. Sonrasında ise Oya Baydar'dan hiç kitap okumadım. Türk yazarlara daha fazla vakit ayırma gayretlerimin pek bir arttığı bir dönem yazarın başka ne kitabı varmış diye bakınırken bilim kurgunun alt türlerinden birinde roman yazdığını görünce de pek sevinmiştim. Sonra kitabı almadım bir türlü. Neyse ki Damla bir kitaplaşma etkinliği düzenledi ve ben de sevgili İrem ile eşleştim. Etkinlik sayesinde edindiğim kitaplardan biridir yani bu kitap.

KONUSU:
Olaylar gelecekte bir zamanda Türkiyemsi bir ülkede geçiyor. Bu ülkede yaşayan insanlar Üç Maymun Virüsü adındaki H2M3 virüsünün etkisiyle ne var ne yok "unutma" hastalığına yakalanmış durumdalar. Diğer bir deyişle, virüs herkesin hafızasına temizinden bir format atmış. Bir dönemlik zaman dilimi, bir bölge herkese unutturulmuş. Şiddeti 7'nin üzerinde bir depremden kaynaklı olduğunu iddia edenler var ama somut sonuçlara ulaşabilen yok.

Unutulanları hatırlama kısmı, havaalanına giderken yolunu şaşıran bir psikologun merak edip o herkesin hafızasından silinen o bölgeye girmesiyle başlar. Biri jeolog, biri gazeteci olan arkadaşlarından yardım isteyen psikolog ne kadar uğraşsa da istediği bilgilere ulaşamamaktadır. Neden mi? Bir güç "hatırlanmaması gereken yaşanmışlıkları" tanımlamış ve gerekeni yapmıştır.

DEĞERLENDİRMEM:
Ne yaptıysam olmadı. Bu kitap bir türlü içine çekemedi benim gibi bir bilim kurgu severi. Konsantrasyonumu sağlamak için en ideal koşulları yarattım kendime olmadı. Ara verdim, baştan başladım, olmadı. Gördüm ki okuyanların çoğu beğenmiş. Ben de beğenmek istedim, ortada bir yerde kaldım. Aslında 5 üzerinden 2 verecektim de Türk bir yazardan çıkması ve kitabın ortalarındaki "dönüşüm" hatrına 3 yıldız verdim. (Zaten o dönüşüm olmasa bu kitap nasıl biterdi, ben de bilmiyorum).

Şimdi bu bir distopya romanı aslında ama yaratılan distopik dünyanın temeli yok. Kişiler var, münferit bir olay var ama tüm bunların geçtiği dünyanın kendisinin tarifi eksik romanda. Artık yazar bunu her okurun kendisinin hayal etmesini mi istemiş, roman mı kısa kalmış, canı mı istememiş, anlamadım. Kitabın ikinci yarısında George Orwell'in 1984'ümsü bir hava sezseniz de eksik ve gediklerden parçalar düzgünce birleşemiyor. Yazarın teknoloji konusunda bilgi eksikliğinden mi yoksa hayal gücünün o şekilde çalışmamasından mı emin değilim ama kitaptaki bu teknolojik yoksunluk bilim kurgunun inandırıcılığını da almış götürmüş.

Merkezde "kollektif bilinç kaybı" gibi sağlam bir tema olması ve çöplüğün bu distopik dünyanın en temiz yeri olmasının tezatlığı ilgimi çekti ama toplamda bu sefer olmadı Oya Baydar.

Arkadaşlar, yorumum kitaba ilgisi olanları, okumayı düşünenleri tereddüde düşürmesin lütfen. İnsan sürekli bu türde kitaplar okuyunca her kitaptaki hayal gücünün, kurgulanan dünyanın ayrı harikalar yaratmasını bekliyor.

@ Tombilerin En Fıstıklısı: Denemesine denedim canımcım ama beceremedim bu sefer...