Nov 23, 2013

Han el Halili | Necip Mahfuz

Orijinal Adı: خان الخليلي
Türkçe Adı: Han el Halili
Yazar: Necip Mahfuz (Mısır)
Sayfa Sayısı: 256
Yayınevi: Hit Kitap (2011)
Türü: Kurgu
Değerlendirmem: %87 - Mükemmel
Ben bu kitabı okurken...: ... güzel İzmirimdeydim.

NEDEN BU KİTAP?
Yazarın bundan önce okuduğum iki romanını da (Aşk Zamanı ile Hırsız ve Köpekler) severek okumuştum. Bunun üzerine de bu kitabı almıştım ama epeydir bekliyordu bende. Kısmet bu zamanaymış.

KONUSU (ARKA KAPAKTAN):
İkinci Dünya Savaşı sırasında zaman zaman Alman uçaklarının bombaladığı Kahire'de daha güvenli bir semt olarak gördükleri Han el Halili'ye taşman Akif ailesinin iki oğlu vardır: Ahmet ve Rüşdi. Kardeşi Rüşdi için yaptığı fedakârlıklarla hayatını harcadığına, müthiş yeteneklerinin keşfedilemediğine inanan Ahmet, Bayındırlık Bakanlığı'nda küçük bir memurdur ama aslında çok daha önemli mevkilere, makamlara layık olduğuna emindir. Kardeşi Rüşdi ise gerçekten de kendisine hem babalık hem ağabeylik yapan Ahmet sayesinde üniversite okumuş, Mısır Bankası'nda çalışan bir gençtir. Ağabeyi ne kadar beceriksiz, ürkek, korkak ve asosyal ise Rüşdi de o kadar becerikli, girişken, cesur ve sosyal biridir.

DEĞERLENDİRMEM:
Han el Halili okuduğum diğer iki eserine de hayran kaldığım Necip Mahfuz'un küçük insanların üzerinden büyük insanları anlatma konusunda ne kadar usta bir yazar olduğunu bana bir kere daha gösteren bir roman oldu. "Firavunlar döneminin eski Nil Deltası'ndan bugünkü Kahire'nin arka sokaklarına kadar çok çeşitli ortamlarda insana özgü değerleri ortaya koyması" nedeniyle 1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan yazarın bu ödülü ne kadar hak ederek kazandığının bir başka kanıtıydı bu kitap.

Aslında iki kardeşin İkinci Dünya Savaşı sırasında Mısır'da geçen günlük hayatlarından ibaretti olaylar. Günlük ve rutin sayılabilecek ("herhangi" kategorisine koyabileceğiniz) insan ilişkileri üzerine bir romandı Han el Halili. Ancak, öylesine yalın ve içten bir anlatım vardı ki Mısır'da hissettim ben de kendimi bazı kısımlarda.

Konusu, karakterleri bir başkasına anlattığınızda çok sıradan çağrışımı yapacak olayların kitabı bitirdiğimde ben de bıraktığı keyif yine bambaşkaydı. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı hedefliyorum yani. Bundan sonra okuyacağım kitabı da aylar önce Kitaplarla Beslenmek blogunda okuduğum yorum nedeniyle Cebelavi Sokağı'nın Çocukları.

Oct 23, 2013

[Blog Tur] Kağıttan İtiraflar - Elizabeth Wein | Bunları Biliyor musunuz?


Orijinal Adı: Code Name Verity
Türkçe Adı: Kağıttan İtiraflar
Yazar: Elizabeth Wein (ABD)
Çevirmen: Derya Engin
Sayfa Sayısı: 405
Yayınevi: Martı Yayınları (2013)
Türü: Tarihi kurgu
Değerlendirmem: %67 - İyi
Ben bu kitabı okurken...: ... istediğim keyfi alamadım bir türlü.

NEDEN BU KİTAP?
Kitap oburluğu başa bela kardeş :)

KONUSU:
11 Ekim 1943. Bir İngiliz casus uçağı Nazi işgalindeki Fransa'ya düşer. Pilotu ve yolcusu en yakın iki arkadaştır. Kızlardan birinin hayatta kalmak için bir şansı vardır. Diğeri ise daha oyunu başında kaybetmiştir.

DEĞERLENDİRMEM:
Dünya üzerinde en fazla can yakmış ve benim en çok ilgi duyduğum savaşlardan biridir II. Dünya Savaşı. Özellikle lise yıllarımda epey kafa yormuşluğum vardır Hitler'e ve onun her dediğini sorgusuzca yerine getiren binlerce insana. Evet adam manyaktır, diktatördür ama seçimle gelmiştir başa. Hem de peş peşe birden fazla seçimi kazanmıştır Almanya'da. Nasıl bir zekadır ki fikirleri bu kadar çılgınca olmasına rağmen yüzlerce, binlerce insan tarafından olduğu gibi benimsenmiş, on binlerce insanın yok yere ölümüyle sonuçlanan ve onlarca ülkenin zarar gördüğü, taraf olduğu bir dünya savaşı yaratmıştır? Ben ne kadar okusam da ne kadar belgesel izlesem de anlayamamışımdır bir insanın bir insana yapabileceği kötülüğün sınırlarının nereye kadar zorlanabileceğini. (Bu sene ki Japonya seyahatimiz sırasında uğradığımız Hiroshima'da bir kere daha sorgulamışımdır insanın ne kadar yıkıcı bir varlık olabileceğini. Okumak isterseniz buraya tıklayın lütfen).

Ben kitap değerlendirecektim değil mi? Aslında değerlendiremeyeceğim. Daha doğrusu kitaba hak ettiği kadar konsantre olamadım okurken. II. Dünya Savaşı ile ilgili bir romana başlarken beklentilerim o kadar yüksek oluyor ki roman istediğim tempoda gitmezse harcayıveriyorum romanı. Kağıttan İtiraflar'da da durum biraz böyle oldu. Pek çok okurun tersine romanın ilk kısmı beni içine çekmişti ki ikinci kısım da bir baktım kaybolmuşum. Neden koptuğumu aktaramayacağım ama bu romanı ilerleyen bir zamanda tekrar okuyacağım (ve büyük ihtimalle yukarıda verdiğim not değişecek).

Bende, kütüphanemde savaş romanlarının yeri apayrıdır. Bu nedenle romanın kurgusuna, karakter analizlerine, yazarın yazım tekniklerine değinmeyeceğim bu değerlendirmemde. Savaş romanları iyidir güzeldir. (Ben çok severim. Acaba "Kış Okuma Şenliği'ne katılacaklar da sever mi?" diyerek bir şenlik ipucu daha sıkıştırayım araya :)

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?:
Aslında bu kısımda Kağıttan İtiraflar'ın temasından hareketle II. Dünya Savaşı'nın kadın pilotlarıyla ilgili genel bilgiler paylaşacaktım. Ancak, yaptığım araştırma sonrasında savaşta görev almış kadın pilotlar başlığını "Gece Cadıları" olarak daraltmaya karar verdim.

GECE CADILARI

  • Gece Cadıları (Almanca:Nachthexen) II. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği'nin Almanlara karşı kullandığı özel kadın pilot timinden oluşan 586, 587 ve 588. Gece Bombardıman Hava Alayı'na Almanların verdiği isimdir.
  • Gece Cadıları Marina Raskova isimli kadın bir Sovyet subayın 1941 yılında Almanların doğuya ilerlemesini önlemek amacıyla Stalin'e yaptığı öneri sonrasında kurulmasına karar verilen, 15-16 yaşındaki kızlara hızlıca bir uçma eğitim verdikten sonra göreve başlayan timlerdir.
  • Gece Cadıları'nın savaştaki görevi Almanları taciz etmekti. Alman kamp alanlarını vurmaktan, malzeme depolarını, yakıt hatlarını bombalamaya kadar pek çok görevi savaş boyunca yerine getirmişlerdi.
  • Gece Cadıları II. Dünya Savaşı boyunca dört yıl kesintisiz görev yaptı. Toplamda 30 binden fazla sorti yaptılar ve 23 bin ton bomba attılar.
  • Kullandıkları uçaklar 1920'lerden kalma Polikarpov PO-2 tipi, ağaç ve kumaştan yapılma uçaklardı. Uçaklarında telsiz ve paraşüt yoktu. Yön bulmak için harita ve kronometre kullanıyorlardı.
  • Rus ordusunun ilk kadın pilotu olan ve bu sene hayatını kaybeden Nadezhda Popoya da Gece Cadıları'ndan biriydi.
  • Popoya ilk kez 15 yaşında uçmuştu ve paraşütle ilk atlayışını 16 yaşında yapmıştı.
  • Popoya 19 yaşında Gece Cadıları'na katılmış ve Sovyet Hava Kuvvetleri'nde bugünkü Beyaz Rusya bölgesinde Almanlara karşı sayısız defa uçmuştur.
  • Popoya Gece Cadıları arasında bir gecede 18 uçuş gerçekleştirerek rekor kırmıştır. (Popoya'nın bir gecede bu kadar defa uçmak zorunda kalmasının nedeni kullandığı uçağın kanatlarının altında sadece iki bomba taşıma kapasitesinin olması ve kendisinin sürekli mevziye inip yeniden bomba yüklemesinin gerekmesidir).
  • Popoya 2010 yılında bir röportajda II. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarını şu cümlelerle aktarmıştır: "Kışın hedefimizi göremezdik. Çünkü soğuktan her yerimiz acırdı. Ayaklarımız çizmelerin içinde donardı ama uçmaya devam ederdik. Hedefimize kilitlenip nasıl vuracağımızı düşünmeye çalışırdık. Duygulara yer yoktu. Çünkü duygularına yenik düşenler vurulurdu. Uçaklar ağaçtandı ve paraşüt de yoktu." 
Kaynaklar:


21-26 EKİM TUR PROGRAMI

21 Ekim - sssuigenerisss.blogspot.com | Çekiliş
22 Ekim - raflarinarasindan.blogspot.com | Ön Okuma
23 Ekim - pinucciasbooks.blogspot.com | Bunları Biliyor musunuz?
24 Ekim - mirielenda.blogspot.com | Alıntılar
25 Ekim - thcodex.blogspot.com | Kitap Kapakları
26 Ekim - sohbetedecekkimseyok.blogspot.com | Yazar Tanıtımı

Aug 6, 2013

6 Ağustos 1945 | Hiroshima

Bundan yaklaşık 4 ay önce iki haftalığına Japonya'ya tatile gitmiştik. Kalış süremiz uzun olunca da sadece Japonya'nın en turistik şehirleri olan Tokyo ve Kyoto ile yetinmeyip ülkenin daha güneyine Hiroshima'ya kadar inmiştik. Hiroshima aslında turistik bir şehir değil. Tarihi boyunca da hiç turistik olmamış zaten. Daha ziyade limanıyla iş görmüş, tabii bir de Japonya'nın (II. Dünya Savaşı da dahil) girdiği her savaşta coğrafi konumundan kaynaklı loijstik bir üs olarak kullanılmış.

Japonya seyahatimiz öncesi neredeyse 20 sene önce okuduğum bir kitabı tekrar okumaya karar vermiştim: Edita Morris'in Hiroshima'nın Çiçekleri ile Tohumları adlı romanı (Aslında kitap iki ayrı roman. İlki Hiroshima'nın Çiçekleri; ikincisi de Hiroshima'nın Tohumları ama Can Yayınları'nın o dönemde kullandığı isim bu şekilde olmuş). Romanı Kyoto-Hiroshima arası yaptığımız tren yolculuğunda okudum ve bitirdim. Sonrasında hemen otelimize gidip eşyamızı bıraktık ve hemen "Hiroshima Peace Memorial Museum"a gittik. Aslında iyi kötü ne göreceğimizi biliyordum. Bu müzenin II. Dünya Savaşı'ndan sonra açılan bir müze olduğunu, atom bombasının Hiroshima'yı nasıl yerle bir ettiğini biliyordum ama öyle olmadı. II. Dünya Savaşı'na olan ilgim nedeniyle savaşın derin izler bıraktığı yerleri ziyaret etmeyi de seviyorum. Savaşa ilişkin görsel anlamda en ağır darbeyi 2005 yılında Dachau Toplama Kampında (Almanya) aldığımı düşünürken Hiroshima'daki müzede gördüklerim, dinlediklerim, okuduklarım tüm yaşam enerjimi çekip aldı sanki. Bir insan bir insana nasıl böyle bir şey yapabilirdi?

6 Ağustos 1945 sabah saat 8:15'te insanlık tarihinin ilk atom bombası Hiroshima'ya atıldı. Yandaki saat o dönemden kalma bir saat. Hedef Hiroshima'nın merkezindeki T şeklindeki Aioi Köprüsü idi ama bomba küçük bir sapmayla köprünün üzerine değil de yukarıdaki resimde fonda gördüğünüz kubbe şeklinde bir çatısı olan ticaret merkezinin üstüne düştü. Elbette ilk düştüğü anda merkeze yakın ve dışarıda olan yüzlerce kişi anında öldü ama o günden itibaren ölecekler arasında belki de onlar en şanslılarıydı. İlk anda can vermeyen yüzlerce insan takip eden üç gün içinde vücutları onarılamayacak derecede yandığı için çok büyük acılar içinde hayatlarını kaybetti. Sonrasındaki dönemde ise yüzlerce insan bombanın bıraktığı radyasyonun etkisiyle başta kanser olmak üzere pek çok farklı hastalığa yakalandı.

O müzede görüp dinlediklerimi satırlara dökmem inanın çok zor. Edita Morris'in kitaplarını okuyarak gitmem çok anlamlı oldu ama müzenin bende bıraktığı acı izi derinleştirdi kitaplar. Öylesine güneşli bir gündü ki o gün. Müzeden çıkıp da yanda resmini gördüğünüz parkta (parkın sonu Aioi Köprüsü'ne varıyor) yürümeye başladığımızda eşim de ben de çok sessizdik. Kelimeler düğümlenmişti sanki boğazımızda. Uzunca bir süre konuşamadık birbirimizle. Kendi dünyalarımızda kaybolmuştuk sanki. Anlamakta güçlük çekiyorduk böyle bir şeyin gerçekten yaşandığını.

Dünya tarihinin en büyük ayıplarından biridir Japonya'ya atılan atom bombaları. Teorik olarak geliştirilmiş bir bombanın denemesi Hiroshima'da, doğrulaması da üç gün sonra 9 Ağustos'ta Nagasaki'de yapıldı. Hiroshima'ya atılan bombanın adı "little boy", Nagasaki'ye atılanın adı ise "fat man"di.

İyi ki imkânımız oldu da gittik Hiroshima'ya. İnsana yapılabilecek en büyük kötülüğün ancak bir başka insan tarafından yapılabildiğini görmüş olduk. Hissettiklerimi ben kıt kanaat anlattım. Nazım Hikmet daha öz bir şekilde anlatmış, Zülfü Livaneli bestelemiş, Sevingül Bahadır seslendirmiş.

KIZ ÇOCUĞU (HIROSHIMA)
Kapıları çalan benim,
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem,
göze görünmez ölüler.

Hiroşima da öleli,
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuşdu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Çalıyorum kapınızı,
teyze amca bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şekerde yiyebilsinler .

Nazım Hikmet RAN (1956)




Jul 29, 2013

Boyalı Kuş | Jerzy Kosiński

Orijinal Adı: The Painted Bird
Türkçe Adı: Boyalı Kuş
Yazar: Jerzy Kosiński (Polonya)
Çevirmen: Aydın Emeç
Sayfa Sayısı: 172
Yayınevi: E Yayınları (1991)
Türü: Kurgu
Değerlendirmem: %72 - Çok iyi
Ben bu kitabı okurken...: ... 15 sene önceki "ben"i hatırlamaya çalıştım.

NEDEN BU KİTAP?
Üniversite yıllarımda (o zaman erkek arkadaşım olan bugünkü eşim dahil) herkese hediye ettiğim bir kitaptı Boyalı Kuş. Ev taşıma sırasında kitaplarımızı kolilerken elime geçti tekrar. Konusunu hatırlayamadığımdan tekrar okumaya karar verdim. (Bu türde bir diğer kitap da Bülbülü Öldürmek’tir benim için. Lisede kütüphaneden ödünç alıp okumuş ve çok beğenmiştim ama hatırlayamıyorum yine. Püfff!)

KONUSU:
Yazar Jerzy Kosiński’nin hayatından izler taşıyan Boyalı Kuş henüz 6 yaşındayken bir Avrupa ülkesinde yahudi soykırımından kurtulsun diye ailesi tarafından taşraya gönderilen kara saçlı, kara kaşlı bir çocuğun sarı saçlı, mavi gözlü “üstün ırk” (!) köylülerinin arasında geçirdiği tüm acımasız olayların öyküsüdür.

DEĞERLENDİRMEM:
İkinci Dünya Savaşı ile ilgili tüm romanlar ilgimi çeker. Bu savaşa özel bir ilgim var. Boyalı Kuş da okuduğum İkinci Dünya Savaşı romanları arasında olayları en sert, en ağır romanlardan biri. Kesinlikle herkesin rahatlıkla okuyabileceği bir roman değil bu roman. Kitaptaki tüm şiddete, tüm acımasızlığa hazır olarak bu romanı okumaya başlamanız lazım; yoksa sinir bozukluğundan yarı yolda kalma olasılığınız çok yüksek. Kitap hepi topu 172 sayfa ama hissedilen (olayların şiddetinden) bence çok daha uzun.

Olayların 1939 yılının sonbaharında başladığı Boyalı Kuş’ta Kosiński kendinden farklı olanlara karşı insanoğlunun gösterdiği tüm acımasızlığı çeşit çeşit insan psikolojisini alt üst edebilecek, utanılacak, tiksinilecek olaylarla okuyucuya sunuyor. O zamanın taşra toplum yapısını, köy halklarının bağnaz tabularını ortaya sererken, aykırı olmanın insanı nerelere sürükleyebileceğini anlatıyor. Yaşamın ve savaşın en aykırı taraflarını okumaya cesaretiniz varsa bu kitap size göre!

Romanı okumadan önce Jerzy Kosiński’nin hayatına bir göz atmak isteyebilirsiniz. Yazar, Boyalı Kuş yayınlanıp, yasaklanıp, otuzdan fazla dile çevrilip dünyaca kabul gören bir roman olduğu zaman yapılan bir ropörtajda romanı kendi hayatından  esinlenip yazmadığını söylese de pek çok okur gibi ben de kendisine katılmıyorum. Bu yorumumum ardından kitabı merak edip de okuyan olursa bakalım bana katılacak mı?

May 27, 2013

Kar Kurdu | Glenn Meade

Orijinal Adı: Snow Wolf
Türkçe Adı: Kar Kurdu
Yazar: Glenn Meade
Çevirmen: Ali Cevat Akkoyunlu
Sayfa Sayısı: 661
Yayınevi: Doğan Kitap
Değerlendirmem: %78 - Çok iyi
Ben bu kitabı okurken...: ... ev almaya karar verdik.

NEDEN BU KİTAP?
Bilmeyenler için kısaca özetleyeyim. Twitter'da Kitap Kardeşliği diye bir grup var. Her ayın ilk günü o ay için seçilmiş kitabı okumaya başlıyor katılımcılar. Katılımcılar derken, kimi twitterdan, kimi instagramdan, kimi de benim gibi bloggerdan. Kitaplar okunurken yorumlar, fotoğraflar paylaşılıyor. Ben bu ay ilk kez katıldım ama sanırım katılımcılar arasında kitabı son okuyan oldum. Haziran'da ne okunacağını da buradan paylaşayım: Dan Brown'un son kitabı Cehennem. Ben de kitabımı aldım bekliyorum Haziran gelsin diye.

KONUSU (ARKA KAPAKTAN):
Ocak 1953. Soğuk Savaş'ın en gergin dönemi. Başkan Dwight Eisenhower, Stalin'in akli dengesinin bozulmakta olduğu yolunda ürkütücü bilgiler alır. SSCB'nin korkunç temizlik operasyonlarına yeniden başlayacağını ve dünyayı üçüncü bir savaşın eşiğine getirecek nükleer bomba programının tamamlanmakta olduğunu öğrenir. Böylece yemin töreninden yalnızca birkaç saat sonra, hiçbir Amerikan başkanının cüret edemeyeceği bir karar alacak ve "Kar Kurdu" operasyonunu onaylayacaktır. Karıkoca rolünde iki CIA ajanı Rusya'nın buzlu topraklarından geçerek Moskova'ya gitmek ve dünyanın en güçlü adamını öldürmek zorundadır. Ne var ki, onlar daha Sovyet topraklarına ayak basmadan, KGB bu planı öğrenir. Artık iki CIA ajanı iki yönden gelen ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadı. Birine hazırlıklıydılar, ama ya diğeri?

DEĞERLENDİRMEM:
Bu ay Kitap Kardeşliği'ne katılmaya karar verdiğimde ve internetten kitap siparişini verdiğimde tek bildiğim okuyacağım kitabın II. Dünya Savaşı ile ilgili olduğuydu. Ne zaman ki kargo geldi ve paketi açtım, o zaman gördüm kitabın 600+ sayfa olduğunu. Önce okumam uzun sürecek diye gözüm korktu ama ilk 50 sayfadan sonra anladım kitabı ne kadar hızlı bitireceğimi.

Kar Kurdu uzun yolculuklarda veya tatilde okunacak, akıcı, sürükleyici bir kitap. Benim gibi işe giderken çantanızda taşımaya uğraşırsanız az biraz zorlanabilirsiniz. Kalınlığından kaynaklı azıcık tuğla gibi bir kitap. Edebi katkısının çok derin olmadığını düşünsem de kurgusuna bayıldım. Karakterlerin her birini (en kötüsünü, en gaddarını bile) sevdim. Kişisel ve çevresel betimlemeler o kadar kuvvetliydi ki Rus soğuğunu hissettim zaman zaman. Sadece kitabın ikinci yarısında tempo zaman zaman düştü. Bu da "Kitap daha kısa olsa daha mı iyi olurdu?" diye düşünmeme neden oldu.

Yaz tatilinin yaklaştığı yılın bu zamanında komplo teorilerine de merakınız varsa bu kitap tam size göre...

Oct 31, 2010

Leningrad Madonnaları (The Madonnas of Leningrad)


Original Title: The Madonnas of Leningrad
Turkish Title: Leningrad Madonnaları
English Title: The Madonnas of Leningrad
Author: Debra Dean
Pages: 440
Rating: 4/5
WHY THIS BOOK?
When I decided to blog about the books I have read, one of the first websites that I came across was that of Lesley. I decided to read this book after I read Lesley’s review and after a short conversation with my grandmother. My grandmother was telling me that there was no such disease called Alzheimer when she was young and now it is all around her. She doesn’t suffer from it but some of her friends and relatives do. My coincidence with Lesley’s blog and my conversation with my grandmother happened on the very same day so I decided to read this book.
THE STORY:
The novel is about Marina, an elderly woman who immigrated to the United States from Russia after World War II, and her family. Throughout the book, Marina slips away from her family in the present, to a specific time in her youth. She used to live in Leningrad during World War II. She lived with her aunt and uncle in the basement of the Hermitage Museum, Leningrad’s great art museum. This is where Marina goes – back to a time filled with art in the midst of starvation and death.

The people in Leningrad, including Marina, had hard time coping with cold, and starvation and they were obsessed about one thing. For Marina, it was memorizing the Hermitage as it was before they took all of the paintings down and shipped them to safety (!). As part of her mental tour of the museum, Marina also memorizes paintings – mostly of Madonnas – that had been hidden prior to Marina’s arrival.
MY COMMENTS:
Throughout the book, I found myself trying to find a way to bring Marina back to reality, to help her husband and daughter. The book was so well-written that I had the full perspective of Marina’s husband and daughter. How difficult it must be to have to care for a grown adult as if she were a toddler. If that wasn’t bad enough, to have this woman whom you love with all your heart not even recognize you. The scene at the wedding reception was especially heartbreaking.
Although the main theme of the book seem to be Marina’s past and the effects of her disease in her present, it was also a book of art and the meaning it carries. In my opinion, if you like art and architecture, the art content of the book will please you. Plus, I have a thing for books about World War II. For one reason or another, I end up liking all of them.

Mar 25, 2010

13) The Boy in the Striped Pyjamas


Original Title: The Boy in the Striped Pyjamas
Turkish Title: Çizgili Pijamalı Çocuk
English Title: The Boy in the Striped Pyjamas
Author: John Boyne
Pages: 205
Rating: 2/5
WHY THIS BOOK?
I read the book because I want to see the movie. The DVD has been sitting on our DVD shelf for more than a year and I was intending to watch it. Then, I saw the book in a bookstore by chance and I decided to give it a try.
THE STORY:
The book is written in the voice of a nine year-old boy called Bruno. His father is a Nazi commander, who is highly praised by Hitler. He gets assigned to work as the commander of Auschwitz Concentration Camp in Poland. Bruno and his family moves from Berlin to a house nearby the camp. After his happy days in Berlin, Bruno tries to find a way to get rid of his never ending boredom by making discoveries on his own. He even makes a new friend, Shmuel, a child living in the concentration camp. The new friends start to share their everyday life and get to know each other in their own ways through a fence seperating the camp from the outside world.
MY COMMENTS ON THE BOOK:
I really wanted to like this book but no matter how hard I tried, I just couldn’t at the end.

At first, I liked the naivety of Bruno and to see the world through his eyes. Then, it got annoying. Bruno was nine but the way he talked and the things he talked about sounded like he was four. I think the author was too obsessed with stressing the simplicity of Bruno.

I was really annoyed by the fact that Bruno was not able to pronounce the key words of his time although he was nine. His father was a really strict top Nazi commander in a concentration camp and Bruno couldn’t pronounce the words “Führer” or “Auschwitz”. Come on... His father is one of the best commanders of Hitler and Bruno doesn’t go to a Nazi school. Come on... These are far from the basic realities of that time.

I liked the way the children respected each other. They knew what to talk about and what not to talk about. They were also great in finding the similarities (!) between their lives. I think the author did a good job in this respect. The final is also really touching.

When it comes to the final message of the author, I think he lost his sense of reality suddenly. He asks “We’re not going to do it again, right?” as if the answer is a clear “No, we are not”. However, we did it again and again and we keep doing it: Think about Kosova, Bosnia, Iraq, Afghanistan, Rwanda, Palestine, Sudan... It is still happening!
MY COMMENTS ON THE MOVIE:
I can easily say that it is one of that kind of movies that beat the original book. I was a bit annoyed by everyone speaking English instead of German and Polish and the actor choice for the role of Bruno's father. Still, it was a good movie. I liked the opening quote by John Betjeman: "Childhood is measured out by sounds and smells and sights, before the dark hour of reason grows". My favourite scene is Bruno's mother hesitation in taking Pavel for taking care of Bruno after he fell off the swing. My rating for the book was 2/5 but for the film it is 4/5.

Mar 6, 2010

1) Jakob the Liar


Original Title: Jakob der Lügner
Turkish Title: Yalancı Jakob
English Title: Jakob the Liar
Author: Jurek Becker
Pages: 224
Rating: 4/5
Applicable Challenges: 50 Books A Year; Book+Movie Challenge
WHY THIS BOOK?
When my husband brought home DVD of the movie, Jacob the Liar, I knew we couldn’t watch it that weekend because the book with the same title had been sitting on my book shelf forever and I don’t even remember how it got there. I prefer reading the book first, rather than watching the movie. My love was kind and patient enough to wait for me to read it and that is how this book became my first book of 2010.
THE STORY:
The story is about a former cafe owner who makes up a story of the Russian army's advance on the ghetto he lives in, and the freedom that will follow their arrival. It is a somewhat comic tale of an unimaginable tragedy: Schmidt, the assimilationist; the child, Lina, who hunts for Jacob's imaginary radio; Frankfurter, the formerly obese burgher, and Jacob himself, a storyteller, who finds himself trapped in his growing mass of lies until he is driven to tell the truth. At the end there are two final passages: one in which the Russians arrive to save the ghetto; and one in which they don't. Who is to distinguish between fact and myth?
MY COMMENTS:
As I like reading any kind of Holocaust books, I really enjoyed reading this one. I liked the story-telling. Becker was quite successful in telling the everyday life at the ghetto, the triviality of people’s horrors. Still, it was not depressing at all. I consider it as an extremely well-written book and I recommend it if you're interested in that kind of thing, or just if you like good literary fiction.